e-edebiyat.tr.gg
e-edebiyat@hotmail.com

Begendigim kose yazilari

Bunlar mı garip şiir?


“GARİP Şiirler” deyip geçmişler, hem de “50 yıl” önce... Niye “Garip şiirler” demişler?
Ölçüye, kalıba, kafiyeye uymadıkları için mi?
Oysa hayata, yaşama, insanın hallerine öyle uyuyorlar ki, hiç yadırganmıyorlar, garipsenmiyorlar...
* * *
ARİF Dino demiş ki:
“Döner kebab
Dönmez olsun”
Bunun neresi garip!
* * *
MELİH Cevdet’in tesbiti:
“Ağaç yağmur yağdı mı daha sıkı
Toprak kar yağdı mı daha sıkı
Gevşet gevşetebilirsen
Sıkı mı?”
* * *
ORHON Murat Arıburnu’dan sahne-i hayat:
“İki cambaz bir ipte oynamaz
Bir ipte bir sürü canbaz
Hilebaz, madrabaz, kumarbaz
iki cambaz bir ipte oynamaz
Bir ipte bir sürü canbaz
Ateşbaz, işvebaz, hokkabaz
İp niye kopmaz
Zampok eyin pi”
Son dizeyi, tersten okuyun!
* * *
ÖZDEMİR Asaf’ın “kir” yarışı:
“Bütün renkler aynı hızla kirleniyordu
Birinciliği beyaza verdiler.”
* * *
METİN Eloğlu’nun “inatçı adam”ı...
“Hâlâ sağ mısın ulan
Hâlâ yaşamak üzerine mi
İnatçı deyyus
Zehir kimin için icat edildi ulan
Ucu ilmikli ip niye icat edildi
Marsık
elektrikli sandalye
Galata Kulesi
Atom”
Adam inadım inat deyip hâlâ direniyor.
* * *
CAHİT Irgat “Adam olana çok bile” demiş ve eklemiş:
“Ekmeğimi gözyaşıma bandım da yedim”
* * *
MEHMET Kemal’in “Satılmış”ı hâlâ yaşamıyor mu, ya sağdadır ya solda...
“Dedenin adı Satılmış
Babanın adı Satılmış
Senin ki Satılmış
Ben senin sülaleni bilirim
Satılmış oğlu Satılmış”
* * *
ÜMİT Yaşar’ın bir gün kafası atmış:
“Ulan Ümit Oğuzcan
Ulan hergele
Ulan ekşimiş ayran
Ulan düdüklü tencere
Edebiyat senin neyine
Behey mantar kafalı
Behey çengelli iğne
Behey çamaşır mandalı
Ne desem azdır sana
Bırak hacıyatmaz
Bırak şiiri bir yana
Ulan adam ol biraz”
* * *
HERKESİN bir “Marifet”i var, Celal Vardar’ın “marifetlisi” de “pis herif”in biri:
“Suya dokunmazmış
Sabuna dokunmazmış
Pise bak”
* * *
Bunlar mı “garip” şiirler?
O kadar uygunlar ki “50 yıl”dan beri yaşıyorlar, hiçkimsenin garipsediği yok! (Bilgi Yayınları)


Kaynak : http://www.milliyet.com.tr/Yazar.aspx?aType=YazarDetay&Date=23.02.2009&ArticleID=1059886&AuthorID=52&b=Dinlemenin,+sorusturmanin+gizliligi...&a=Hasan+Pulur&ver=21146652315467

Hasan Pulur'un, Milliyet Gazetesi'nde yayınlanan 15.02.2009 tarihli yazısıdır.









Abbas Güçlü Diyalog

Sınav komedisi

12 Temmuz Pazar 2009SBS ve ÖSS’de baraj neredeyse kaldırıldı. Anadolu lisesine girmek için 3-5 net, üniversiteye girmek için de 12 net yeter hale getirildi. Dünyanın hiçbir yerinde böylesine bir rezalete şahit olmak mümkün değil
Siz milyarlarca dolar harcayın, milyonlarca öğrenciyi yarış atı gibi yıllarca süren bir maratona sokun, ondan sonra da sınavla öğrenci alan okulların kapısını sonuna kadar açın. Bunun mantığını anlamak mümkün değil.
Milyonlarca öğrenci ve ailesiyle adeta dalga geçiliyor.
Tek sınav yerine üç sınav getirip öğrenciyi stresten, veliyi de masraftan kurtardık kandırmacası yetmedi ki, şimdi de herkese sınav kazandırılıyor. Sanki ortada girmeye değer okul kalmış gibi.
Dün de dikkat çektim, böyle bir saçmalık olabilir mi?
Fen ve anadolu liseleri için, biri geçen yıl, biri de bu yıl iki sınav yapıyorsunuz ve bu iki sınavda da soruların tümünü yanıtlayan öğrenciler şampiyon olamıyor. Böyle saçmalık olabilir mi?
Başarının tesadüf olmadığı ortada. Peki böylesine başarılı öğrenciler nasıl oluyor da okullarında başarısız olabiliyorlar? Yani birkaç dersten düşük not alabiliyorlar. Alıyorlar ya, özellikle düşük not veriliyorsa da nasıl bu kadar etkili olabiliyor?
Birileri bu sorunun cevabını mutlaka vermelidir.
Çevrenizdeki öğrencilerin sınav sonuç belgelerini incelediğinizde okul başarı puanı’nın nasıl büyük bir skandal yarattığı çok daha iyi anlaşılacaktır.
Bir zamanlar anadolu liselerine rakip olsun diye yaratılan süper liselere not ortalamasıyla öğrenci alınıyordu. İlk başlarda, 100 başvurudan ancak 20’si 5 üzerinden 5 diplomayla geliyordu. Ama sonra notlar bir şişirilmeye başlandı, gelen 100 öğrencinin 100’ünün de diploma notu 5 oldu. Ve 5’lik öğrenciler arasında kura çekilmeye başlandı. Sonunda da kapılarına kilit vuruldu.
Yazık değil mi milyonlarca öğrenci, veli ve öğretmenin onca emeğine, onca masrafına!..
Tercihler aşamasında daha pek çok saçmalıkla yüz yüze geleceğiz. Onca yanlışın içinde doğruyu bulmak her zamankinden çok daha güç olacak. Bu konudaki tüm gelişmeleri yakından izleyin ve özellikle de irdeleyin. İlk kayıt dönemlerinde listelere giremediğinizde de sakın paniklemeyin. Bu süreçte sinirleri sağlam ve sabırlı olanlar kazanacaktır...
Bu konuda ÖSS adayları için Milliyet çok farklı bir proje gerçekleştiriyor. Üniversite rektörleriyle bire bir konuşup, sormak istediğiniz tüm soruları, hatta daha fazlasını kendilerine yöneltiyoruz. Bu sohbetlerin videolarını yarından itibaren tercih.milliyet.com.tr adresinden izleyebilirsiniz. Eminim ki en azından o üniversitelerle ilgili olarak içiniz rahat edecektir. Bu arada üniversitelerin görüntülü tanıtımlarını ve ÖSS sonuçlarını da abbasguclu.com.tr’de bulabilirsiniz.

ÖSS açıklanıyor ama!

ÖSS puanları bugün belli olacak. Tıpkı SBS adayları gibi onları da zorlu bir süreç bekliyor. Ama kaliteyi korumakla yükümlü YÖK, öylesine bir adım attı ki, tüm dengeler altüst olacak. Bir yanda, 70-80 neti olan öğrenci açıkta kalırken öte yanda sadece 12 neti olan parayı bastırıp vakıf üniversitelerinde en iyi bölümlere girebilecek.
Bu bir kandırmacadır. Bu bir sömürüdür ve sistemi yozlaştırmaktır.
Niye mi? İşte nedenleri:
* Kaliteyi düşürecektir.
* Parası olana üstünlük sağlayacaktır.
* Sistemi yozlaştıracaktır.
* Güven erozyonu yaratacaktır.
* Zaman ve kaynak israfı olacaktır.
Öğrencinin lehine gibi gözüken bu kararların ne üniversitelere ne de öğrencilere bir yararı var. Belki gün kurtarılıyor ama uzun vadeli hiçbir getirisi yok. Vakıf üniversitelerine düşük puanla giren öğrencilerin oradan mezun olmaları çok zor. Ciddi vakıf üniversitelerinde fire oranı yüzde 70’lere kadar çıktı. Bunun anlamı, onca emek ve masraftan sonra, dörtte üçü ya okulu bırakıyor ya da daha kolay diploma veren üniversitelere kayıyor ki, buna da diploma ticareti deniyor. Peki bunu önlemesi gereken kim? YÖK. Ama o ne yapıyor? Tam tersini.
Yakında tıpkı öğretmenlere getirilen KPSS gibi yeterlilik sınavı uygulamasına geçildiğinde de ne kontenjan artışlarının ne de baraj puanının düşürülmesinin hiçbir anlamı olmadığı anlaşılacak.
Özetin özeti: Bir kandırmacadır gidiyor. Bakalım nereye kadar!..





Abbas Güçlü Diyalog

Eğitim sistemi niye sınıfta kaldı?

14 Temmuz Salı 2009ÖSS sonuçlarından sonra, pek çok kişinin sokağa çıkamaması gerekiyor. Çünkü ortada eğitim adına tam bir facia söz konusu.
Ama bu yetmiyormuş gibi bir de kamuoyu yanıltılıyor. En başarısız öğrenciler bile, başarılıymış gibi gösteriliyor.
Bu bir kandırmacadır. Hem de vebali çok büyük bir kandırmaca!..
Dünyanın neresinde, 100 üzerinden 15-20 alan bir aday başarılı sayılıyor?
Çıtayı aşağı indirdikten sonra, herkes barajı aşsa ne olacak, aşmasa ne olacak? Sonuçlar ortada. Sıfırcıların sayısı artıyor, ortalamalar düştükçe düşüyor.
Fende bir milyon 229 bin adaydan 704 bini sıfır çekti. Türkiye ortalaması 30 soruda 4’te kaldı. Diğer derslerde de durum farklı değil.
Peki bunun sorumlusu kim?
Milli Eğitim Bakanlığı mı, okul müdürleri mi, YÖK mü, ÖSYM mi, dershaneler mi, veliler mi, öğrenciler mi, siyasetçiler mi? Yoksa hepsi birden mi?
Evet, hepsi birden sorumlu ya da suçlu. Sorumluluk sırasında en başta Milli Eğitim Bakanlığı geliyor. En son sırada da öğrenciler. Ama maalesef fatura her seferinde öğrenciye kesiliyor.
Bu sonuçlardan sonra, nedir bu rezalet diye birilerinin, birilerine hesap sorması gerekiyor. Örneğin Başbakan’ın Milli Eğitim Bakanı’na, onun da YÖK, ÖSYM ve okul müdürlerine. Ama ara ki bir sorumlu bulasın!..

Türkiye ortalamaları

Sınav analizlerini inceledikçe insanın içi kararıyor. Eğer aday olarak istediğiniz başarıyı elde edemediyseniz sakın üzülmeyin, çünkü yalnız değilsiniz. Daha da önemlisi, bu başarısızlığın suçlusu siz değilsiniz.
Çok ilginç veriler var.
ÖSS’deki Türkiye ortalamalarına baktığınızda, eğitim sisteminin de, sınav sisteminin de, dershane sisteminin de tümüyle çöktüğünü görüyorsunuz.
Öğrenciler yıllarca canla başla çalışıyor, dershanelere milyarlarca dolar akıtılıyor ve işte tablo:
30 fen sorusundan sadece 4’ü cevaplanıyor.
Görünen o ki Türkiye’de en başarılı olanlar sadece yabancı dil öğretmenleri. Dil öğrencileri her iki sorudan birisini doğru olarak yapmışlar. Peki ya diğerleri?
İşte 30 soru üzerinden ortalamalar:
Fen 1: 4, Türkçe: 14.1, Sos 1: 11.4, Mat 1: 9, Edb-Sos: 11.1, Mat 2: 8.7, Fen 2: 8.9, Sos 2: 9
Evet, tekrar soruyorum: Bu sonuçlardan sonra birilerinin sokağa çıkmaması gerekiyor. Peki ama kim?
Bu konuda en çok üzülen ve odalarına kapanan öğrenciler mi yoksa dünya umurlarında olmayan diğerleri mi? Değerlendirmeyi sizlere bırakıyorum.

Yığılma nerede olacak?

Başarı oranının bu kadar düşük olduğu bir ortamda, hangi puanlarda ya da hangi puan dilimlerinde yığılma olacak? Bu da çok önemli. Çünkü tercihler yapılırken hangi puan diliminde ne kadar adayın bulunduğunun bilinmesi birçok soruya da cevap olacaktır.
Bu konudaki birkaç rakamı daha sizlerle paylaşmak istiyorum:
Örneğin, Edebiyat-Sosyal Bilimler’de toplam 629 bin adayın puanı hesaplandı. Bunlar içerisinde 20 netin üzerinde puanı olan aday sayısı 90 bin. 5 netin üzerindeki aday sayısı ise 477 bin.
Bir başka örnek ise Fen 2’de. Toplam 249 bin adayın puanı hesaplandı. 20 net üzeri 27 bin, 5 net üzeri ise 151 bin aday var.
Burada dikkat çeken, tepedeki öğrenci sayısının azlığı.
Yani bu yıl, iyi öğrenciler altın değerinde olacak. Hemen her üniversite onların peşine düşecek. Orta ve altı puan dilimindeki öğrenciler ise çok dikkatli tercih yapmak zorundalar, yoksa virgülden sonraki binde birlik puanlar yüzünden bile açıkta kalabilirler veya bir alt tercihlerine girebilirler.

KKTC ve vakıflar

YÖK, puan barajlarını neden bu kadar aşağıya indirdi? Bu konuda KKTC ve vakıf üniversitelerinden kendilerine yoğun baskı geldiği ve bu konuda siyasetin de devreye girdiği konuşuluyor. “Eğer puanlar inmezse ne KKTC üniversiteleri ne de vakıf üniversiteleri kontenjanlarının yarısını bile doldurabilir” söylemi etkili oldu ki, puanlar indi. Peki bunun kime ne yararı var?
En çok irdelenmesi gereken konulardan biri de bu. İşte bugüne kadar yaşanan ve yaşanması muhtemel olası gelişmeler:
* Kontenjanlar yine de dolmayacak.
* Kalite dibe vuracak.
* Bu puanlarla üniversiteye girenlerin en az yarısı, gelecek yıllarda ya bölüm değiştirecek ya da çeşitli nedenlerle okulu bırakacak.
* Tıpkı lise diploması gibi, bir süre sonra üniversite diploması da bir anlam ifade etmeyecek ve KPSS benzeri yeterlilik sınavları getirilecek.
* Beş kat daha başarılı öğrenci bir yere giremezken, örneğin 90 neti olan açıkta kalırken 20 neti ve parası olan vakıf üniversitelerine girebilecek.

Sorun sistemde mi?

Okullarda klasik sınav, ÖSS’de ise test sistemi uygulanıyor. Ortalama 60 kelimelik sorulara ise yine 60 saniye gibi kısa bir süre verilerek, bu süre içinde adayın soruyu okuması, anlaması ve çözüme ulaştıktan sonra cevap kartına da doğru bir şekilde işlemesi gerekiyor ki, buna da zaman yetmiyor. Başarısızlığın önemli bir nedeni de bu. Hızlı düşünen, hızlı karar veren ve bunu hızla uygulamaya dönüştüren gençler yetiştiremiyoruz.
Soruların içeriği ve süre ayarlanırken hep en iyi öğrencilere göre bir düzen kuruluyor. Ama bu da son sınavda görüldüğü gibi iyi işlemiyor.
Peki ÖSS kötü bir sistem mi? İyi puan alanlar çok başarılı, düşük puan alanlar da çok başarısız mı? Son 25 yılı yakından gözleyen birisi olarak bunun böyle olmadığını rahatlıkla söyleyebilirim. ÖSS, çalışma disiplini olan öğrencileri seçmede çok başarılı. Ama test sistemi yaratıcılığı körelttiği için ÖSS’de başarılı olmanın faturası ileriki yıllarda şampiyonlara pahalıya mal olabiliyor.
Zaten ÖSYM de bu konuda rahatsızlık duyduğu için sınavın içeriğini değiştirme kararı aldı.
Özetin özeti: Çelik’in otomatik pilota bağladığı eğitim sistemimiz, bırakın çağı yakalamayı, can çekişiyor. Daha da vahimi kimsenin durumdan vazife çıkarmaması...

 









HASAN PULUR-MİLLİYET 07.05.2008

’Siz Kimi Kandırıyorsunuz!’’
 

 

ÖNCE üniversitede, sonra her yerde türbanı, başörtüsünü savunanlar, karşı çıkanlara derler ki:
“Siz kadınların hayata tutunmalarını, toplum içinde görev almalarını istemiyorsunuz; isteseydiniz türbana karşı çıkmazdınız!’’
İlk bakışta, içinize bir kurt düşebilir “Acaba yanlış mı düşünüyorum?’’ diye...
Öyle ya, kadın başını örtünce toplumun her kesiminde çalışacak, kişiliğini ispatlayıp evine kapanmayacak...
* * *
SONER Yalçın ‘’Siz Kimi Kandırıyorsunuz!’’ diyor. (x)
Sanki başörtülü kızları çalıştırıyorlar da!
Tek tek araştırmış, özellikle bazı politikacıların kızlarını ve eşlerini...
Cumhurbaşkanı Gül’ün kızı Kübra üniversiteyi bitirdi. Çalışıyor mu? Hayır! Evlendi...
Başbakan’ın kızı Esra, Amerika’da üniversite okudu, çalışıyor mu? Hayır!
Erbakan’ın kızları Elif ile Zeynep de üniversite bitirdiler. Çalışıyorlar mı? Hayır! Evlendiler, çoluk çocuğa karıştılar.
Cemil Çiçek’in de, Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım’ın kızları da üniversiteyi bitirdikten sonra çalıştılar mı? Hayır, evlendiler.
* * *
SAYIN Cumhurbaşkanı’nın eşleri Hayrünnisa Hanım 14 yaşında ortaokulu bitirdi, takdirname almıştı, liseye başlayacaktı, görücü usulüyle evlendirdiler; Abdullah Gül 30 yaşında, Hayrünnisa Özyurt ise 15 yaşındaydı. Evleninceye kadar başı açık olan hanımefendi, evlendiği gün tesettüre girdi, örtündü.
Sağlık Bakanı Recep Akdağ’ın eşi Nesrin Akdağ üniversite öğrencisiydi, görücü usulüyle evlendiler, tesettüre girdi, okumayı bıraktı. Eski Meclis Başkanı Bülent Arınç’ın eşi Münevver Erinç öğretmendi, evlenince öğretmenliği bıraktı, tesettüre girdi.
* * *
MALİYE Bakanı Kemal Unakıtan’ın eşi Ahsen Eral hukuku bitirdi, avukatlığa başladı. O güne kadar başını örttüğünü gören yoktu, çocukluk arkadaşı Kemal Unakıtan’la evlendi, tesettüre girdi, ama türbanı kendi tarzına göre bağlayarak...
* * *
ENERJİ Bakanı Hilmi Güler’in eşi Mehtap Güler de evlenince tesettüre girdi, örtündü, çalışmayı bıraktı, ev hanımı oldu.
* * *
CEMİL Çiçek’in eşi Gülten Hanım öğretmendi, evlendi, örtündü, ev hanımı oldu.
Devlet Bakanı Nazım Ekren’in eşi Eczacılık Fakültesi’ni bitirdi, evlendi, mesleğini yapamadı, ev hanımı oldu.
Dışişleri Bakanı Ali Babacan’ın eşi Zeynep Yurter de evlendi ve tesettüre girdi.
* * *
“TÜRBANLI kızlar üniversiteye gitsin, aydınlansın, toplum içinde yerlerini alsınlar...’’
Soner Yalçın ‘’Bu boş lafları bir kenara bırakalım’’ demeye getiriyor:
“Türbanlı kızlarımız üniversiteyi bitirince çalıştırılmıyor, eve kapatılıyor.’’
Şimdi diyecekler ki:
“Kamu alanında çalıştırılmıyorlar ki!’’
Peki ‘’Özel sektörde iş mi yok?’’ sorusunun cevabı nedir?
Hepsi meslek sahibi bu kadınlar iş mi bulamazlar?
Üstelik arkalarında böyle babaları ve kocaları varken!
* * *
BAŞÖRTÜLÜ, türbanlı kızlara bırakılan iş alanları tekstil fabrikaları, dokuma tezgâhları ve büyük şehirlerde gündelikçilik...
Şehrin zengin semtlerine sabahları varoşlardan ‘’türbanlılar’’ boşalır, el kapısında saçlarını süpürge yapmaya...
Bunların sorunlarıyla kim uğraşacaktır, kimi boğaz tokluğuna çalışır, sigortasız, güvencesiz.
Varsa üniversitede türban, yoksa üniversitede türban...
Soner Yalçın’ın kitabının adı neydi:
“Siz Kimi Kandırıyorsunuz!’’
Kitap değil, yaşadığımız günlerin ansiklopedisi, neyi ararsan, kimi ararsan var!
_______________________
(x) Doğan Kitap.




 

GÜLSE BİRSEL
-----------------------------------------------------------------------------FAİLATÜN FAİLÜN…!
Hâlâ lise eğitimimden eksik kalan temel bazı bilgileri tamamlamaya çalışıyorum.

 

Muhtemelen Türkiye’de alınabilecek en iyi eğitimi, en iyi okullar ve eğitimcilerden aldım. Ancak fark ediyorum ki, örneğin, coğrafyam berbat! Çalışma odama bir dünya, bir Türkiye haritası astım, arada bakıyorum.

Coğrafya derslerini, "Hangi şehirde incir-üzüm, hangisinde tütün-pamuk yetiştiğiyle" ilgilenen, bir de dağların denize paralel veya dik olması hususuyla haddinden fazla vakit harcayan saatler olarak hatırlıyorum.

Ama örneğin Kastamonu tam olarak nerede, zengin mi fakir mi, insanlar orada nasıl yaşayıp, nasıl geçiniyorlar, dünyayı ilgilendirecek kültürel-tarihi önemi olan yerler var mı, bu şehir Türkiye’ye neler katmış, Kastamonu’ya gitsem neleri kaçırmamam lazım, hiçbir fikrim yok! Eğer insanüstü bir hafızam varsa dağların hangi açıyla nereye doğru uzandığını hatırlayabilirim sadece! Bir de bitki örtüsünü!

Hatta İstanbul coğrafyasını bile üniversiteden sonra öğrendim, sırf meraktan. "Eski şehir" diyebileceğimiz bölgeler neresi? İstanbul ne zaman, nasıl bu kadar büyüdü? Vapurla şöyle bir dolaşsam gördüğüm kıyı semtlerini sayabilecek miyim? Bu gördüğüm bina niye önemli? Bu tip bilgiler ortaokul ve lisede, ya müfredatta yoktu, var idiyse de o kadar sıkıcı detaylar ve gereksiz bilgi dağlarıyla birlikte verilirdi ki bize, arada kaynardı. Tarihler, unvanlar, isimler, ancak savaş stratejisi konusunda uzmanlaşmak isteyen birisini ilgilendirecek "Arkadan saldırdılar, komutan askerleri dağın arkasına çekti, bu defa destek birlikler geldi vs." diye giden muharebe hikayeleri

ASAKİR-İ MANSURE-İ MUHAMMEDİYE!
Örneğin bir Asakir-i Mansure-i Muhammediye ordusu hatırlıyorum.

Sadece o ismi ezberlemeye o kadar enerji harcamışım ki, bugün bile aklımda. Ancak liseden çok sonraları "Yahu neydi peki bu Asakir-i Mansure-i Muhammediye" diye internetten araştırdım ki, arkasındaki hikaye, isimden çok daha önemli ve eğlenceli çıktı. Yeniçeri ocağı kaldırıldığında kurulan ordunun adı. 2. Mahmut’un yenilikler dönemine denk geliyor ve şimdiki aklımla baktığımda, başlı başına incelenip hakkında kitaplar okunması gereken enteresan yıllar.

Ama lisenin müthiş ezberci eğitiminden, o dönemli ilgili aklımda kalan, sadece bir isim: Asakir-i Mansure-i Muhammediye!

Hayatını 19 yaşından beri yazarak kazanan biri olarak, tüm eğitim yaşamım boyunca Türkçeedebiyat derslerinde fenalık geçirdiğim tek dönem hatırlıyorum: Failatün dönemi!

Belki beyin jimnastiği olmuştur, belki matematikle edebiyatın aslında bir nokada buluşabileceğini kanıtlayarak ufkumuzu açmıştır, bilmiyorum.

Ama bence aruz vezni çoğumuzu edebiyattan sınıftı bırakmak, ne bileyim ömür boyu şiir okumaya tövbe ettirmek dışında, hiçbir işe yaramadı!

Yine yakın zamanda, dört beş yıl önce, bir gazete röportajından öğrendim ki, "Failatün failün" yerine "tiki tak tak tiki tak" deseymişiz, hiçbirşey fark etmiyormuş! Vallahi! İş ritmde bitiyormuş, "failatün" sadece Arapça’sıymış!

 

Şimdi gençliğimin baharında vezin ezberlemek için giden aylarıma yanmaz mıyım ben?

Bir deli öğretmen çıkıp "Arkadaşlar, bu divan şiirleri böyle tiki tak tak tak tiki gibi birtakım ritm kalıplarıyla yazılmışlardır, bitti! Şimdi size grip olduğunuzda neler yapmanız gerektiğini açıklayacak, makarnadan yalancı mantı tarifi verecek, ödev olarak da oturduğunuz semtin tarihini araştırmanızı isteyeceğim" deseydi, ne kaybeder, ne kazanırdık, söyleyin bana! Neyse ki o röportajdan kısa bir süre sonra edebiyat derslerinde "Divan edebiyatı vezinleri" o kadar detaylı okutulmamaya başlandı!

Ancak gördüğüm kadarıyla, eğitim sistemimizde genel olarak, hala, çocukların derslerden başka hiçbirşeyle ilgilenmeyen, üstün zekalı, azami konsantrasyon seviyesine sahip, 40 yaşında insanlar oldukları varsayılıyor!

Pİ SAYISI NE Kİ?

Dağların denize dik mi paralel mi uzandığını ölesiye merak edeceksin, bir sonraki derste birçok yabancı ülkede ancak üniversitede okutulan integral ve türev problemlerini şakır şakır çözeceksin, savaş stratejileri konusuna hakim olacak, bir yandan bütün elementlerin atom numaralarını ezbere bileceksin!

Bütün bunları başarıyla tamamladıktan sonra işletme fakültesine girip, oradan çıkınca ne iş yapabildiğini, hatta hangi konuya yeteneği olduğunu bile bilmeyen bir insan olarak büyük ihtimalle bir işe girmek için tanıdık arayacaksın! Çok şanslıysan, benim gibi üniversitedeyken yapmayı sevdiğin ve yeteneğin olduğunu düşündüğün bir işe tesadüfen bulaşıp mutlu olabilirsin. Ama Failatün ve Asakir-i Mansure-i Muhammediye’nin sana kaybettirdiği zamana acıyarak!

Amerika’da, lise öğrencilerinin ders kitapları bizdekinden de kalındır. Sanmayın ki daha çok ve detaylı bilgi içerir. Ülkemizden Amerika’ya ortaokul veya liseyi tamamlamaya giden birçok öğrenci, orada okulun "bir şaka" olduğunu ifade ederler. Ama Amerikan ders kitaplarında, azaltılmış, sadece en önemlileri seçilmiş bilgiler, kitaplarda, gerçek bir salağın bile hayat boyu hatırlayacağı şekilde defalarca tekrar edilir! Bunun amacı hem herkesin öğrenmesini sağlamak, hem de özellikle toplumun sorunlu kesimlerinden gelen gençleri sokaklardan uzak tutarak kocaman kitaplara bağlamaktır.

Geçtiğimiz hafta, yine ABD’de bir lise öğrencisi, pi sayısının virgülden sonraki 8784 basamağını ezbere okuyarak bir rekor kırdı! Bu haber ajanslar tarafından tüm dünyaya duyuruldu!

Tüm Türk gençlerinin hakkının yendiği düşüncesindeyim!

Eğitim sistemimiz boyunca çok daha farklı konularda, çok daha uzun ezberler yapabilmiş bir milletiz!

Ortaokul ve lisede beynimize doldurulan Divan edebiyatını, fizik formüllerini, periodik cetveli, her hafta ezberlenen şiirleri, trigonometriyi, savaşları, "antlaşmaları", dağları, gölleri ucuca eklesen, buradan ABD’ye yol olur!

Pi sayısıymış! Pöh!


----------------------------------------------------------------

Abbas Güçlü Diyalog

Köy Enstitüleri’ne iadei itibar verilmelidir

 

17 Nisan’larda aklıma hep Köy Enstitüleri gelir. Okudukça, tanıdıkça, mezunlarıyla karşılaştıkça gururla, burukluğu bir arada yaşarım.
Böylesine önemli bir eğitim modelini yaratan bir ulusun ferdi olarak gururların en büyüğünü yüreğimde hissederim. Ama bir hiç uğruna kapatıldıkları aklıma geldiğinde de nasıl bunu yaptılar diye içim içimi yer.
Eğer 60 yıl önce Köy Enstitüleri’nin kapısına kilit vurulmasaydı, bugün karşımızda, çok farklı bir Türkiye tablosu olurdu. Ne 7.5 milyon okuma yazma bilmeyenimiz, bir utanç anıtı gibi karşımızda dururdu ne de üreten değil tüketen ezberci nesiller yetiştirmiş olurduk.
Demokrat Parti’nin artıları kadar eksileri de vardı. En büyük hatası da bu okulları kapatmak oldu. Tıpkı, daha sonra kendilerini kapatanların yaptığı gibi.
Hafta sonu, Yeni Nesil Köy Enstitüleri Derneği Kartal Şubesi’nin açılış töreni vardı. Gün boyu etkinlikler gerçekleşti. Başkan Prof. Dr. Kemal Kocabaş’ın müthiş sunumunda, mezunların konuşmalarında ve sonrasında gerçekleşen panelde, Köy Enstitüleri’nin o günkü heyecan, coşku ve ülke sevdalarına bir kez daha şahit olduk.
Dönemin Milli Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel, İlköğretim Genel Müdürü İ. Hakkı Tonguç, şükranla anıldı. 60 yıl önce, bugünün çok ilerisindelermiş. Yücel, 1940’da, Köy Enstitüleri’ni açarken bakın ne demiş:
“Ülkemizin dağlarında, kendi kendine açıp solan çiçek bırakmayacağız...”
Ya bugün! Çocuklarımız doğuyor, büyüyor, ölüyor da, kimsenin haberi olmuyor!..
Tonguç ise şu hedefi koyuyor: “Çirkin olan hiçbir şey Köy Enstitüleri’nde yer almamalıdır.”
Öyle de oldu. 8 yıl boyunca, üreten, sorun çözen, köyünün, kentinin, ülkesinin kalkınması için canla başla çalışan insanlar yetiştirdiler. Mükâfatları ise kapatılmak oldu. Ama unutulmadılar. Unutulmayacaklar.
Köy Enstitüleri, eğitim yoluyla, Anadolu insanının nasıl bir değişim geçirdiğinin de destanı oldu. Dünya eğitim literatürüne de böyle girdi. Ancak kıymetini bilemedik. Tıpkı bu güzide kurumları kapatanları darağacına gönderdiğimiz gibi...
Menderes ve arkadaşları, geç de olsa, iadei itibarlarına kavuştular. Ülkemize kazandırdıklarını ve bu uğurda verdikleri mücadeleyi, şükranla anıyoruz. Aynı iadei itibar Köy Enstitüleri için de gerçekleşmelidir.
Ülkesini, toprağını, insanını seven, ilerici, özgüvenli, yaratıcı, demokrat insanlar yetiştirmek suçsa onlar bu suçu işlediler. Türkiye’yi Atatürk’ün hedefleri doğrultusunda çağdaş medeniyet seviyesine çıkarmak için gece gündüz demeden, ülkemin her karış toprağı benim vatanımdır, neresi olursa olsun gözüm kapalı giderim demek kabahatse, onlar bu kabahati işlediler. Yüzyıllar boyu, çobanlığın ötesine geçemeyen köy çocuklarından öğretmenler, doktorlar, profesörler, yazarlar, sanatçılar yaratmak aykırılık ise onlar bu aykırılığı da yaptılar.
Köy Enstitüleri’ne kızmak işin en kolayı. Karalamak da. Keşke onları daha yakından tanıyabilseydiniz. Tanıyabilselerdi.
Dün Köy Enstitüleri’ni kapatan kafalar, şimdi de anadolu liselerini yok ettiler. Oysa onlar da Anadolu insanı için bir fener olmuştu!..
Hasan Yalıncaklı, 1947 Pamukpınar Köy Enstitüsü mezunu. Tatlı ve acı hatıralarını, uzunca bir şiirle dile getirmiş. İşte birkaç dörtlük:
İstiklal Marşı’yla okul açıldı/Karanlık kapılar geride kaldı/ Bacı kardaş birbirine sarıldı/ Günlerden 17 Nisan olunca
Topraklar işlendi alın teriyle/ Birlik tazelendi el emeğiyle/ Okullar açıldı Türkçe diliyle/ Günlerden 17 Nisan olunca
Ekin başak tuttu nar çiçek açtı/ Aydınlığın ilmin yolunu açtı/ Anayurtta yeni bir çağ başlattı/ Günlerden 17 Nisan olunca
Laik cumhuriyetle Ata izinde/ Ant içti yürüdü durdu sözünde/ Vatan aşkı varolmuştu özünde/ Günlerden 17 Nisan olunca
Kıraç toprak bostan oldu bağ oldu/ Dirildi başaklar ambara doldu/ Her hanede dost sofrası kuruldu/ Günlerden 17 Nisan olunca
Ezeli geri bak dün nerde kaldı/ O günleri kimler sattı kim aldı/ Hatıralar yüreğimi kanattı/ Günlerden 17 Nisan olunca...
Özetin özeti: Zor buluyoruz, kolay harcıyoruz. İnsanları da kurumları da...

 
--------------------------------------------------------------------
Mevlana “Gel” Demedi

23 Kasım akşamı geç saatlerde başlayan ve 24 Kasım'ın ilk gün ışıklarına kadar devam eden bir TV programı pek çok kişinin ezberini bozdu. Programda Prof. Dr. İlber Ortaylı ve Murat Bardakçı, "Gel, gel ne olursan ol yine gel" dizelerinin Mevlana'ya ait olmadığını söyledi. İki isme destek, konunun uzmanlarından Prof. Dr. İskender Pala ile Prof. Dr. Mahmut Erol Kılıç'tan geldi. Onlara göre de bu dize Mevlana'nın hiçbir kitabında yer almamıştı. Şiir, Orta Asyalı ünlü sufi Ebu Said Ebu'l Hayr'ındı.
 
"Tanrı öldü", "Geldim, gördüm, yendim", "Dünyanın bütün işçileri birleşin", "Ama yine de dönüyor dünya" cümleleri nasıl Nietzsche, Napoleon Bonaparte, Karl Marx ve Galileo ile birlikte anılıyorsa "Gel, gel ne olursan ol yine gel" dizeleri de Mevlana Celaleddin Rumi ile o kadar özdeş. Ancak şimdi bu dizelerin Mevlana Celaleddin Rumi'ye ait olmadığı ortaya çıktı.

23 Kasım gecesi Habertürk televizyonunda Fatih Altaylı'nın programına katılan gazeteci Murat Bardakçı ve Prof. Dr. İlber Ortaylı dile getirdi bu gerçeği. Divan edebiyatı araştırmaları üzerine çalışmalarıyla tanınan Prof. Dr. İskender Pala ve tasavvuf tarihi araştırmalarının önemli ismi Prof. Dr. Mahmut Erol Kılıç da Bardakçı ve Ortaylı ile aynı fikirde.
Dizeler Mevlana'dan önce yaşamış başka bir mutasavvıfa, Ebu Said Ebu'l Hayr'a ait. Mevlana'nın beyitlerinin yer aldığı farklı Divan-ı Kebir nüshalarında bu dizeler alıntılanmış. Ancak son yıllarda yayımlanan karşılaştırmalı metinlerde bu tartışmalı beyitler ayıklanmış.

Şiirin anlamı değişti
23 Kasım akşamı geç saatlerde başlayan ve 24 Kasım'ın ilk gün ışıklarına kadar devam eden bir TV programı pek çok kişinin ezberini bozdu. Habertürk televizyonunda yayınlanan Teke Tek programının konukları gazeteci Murat Bardakçı ile tarihçi Prof. Dr. İlber Ortaylı'ydı.
Osmanlı tarihinden başlayıp güncel meselelere kadar uzanan programda bir ara söz döndü dolaştı Orhan Pamuk'a geldi. Hemen ardından da izleyicilerden e-mail'ler gelmeye başladı Teke Tek'e. Bu e-mail'lerden bir tanesinde bir izleyici Mevlana Celaleddin Rumi'yi intihal yapmakla suçluyordu: Bir başka şairin dizelerini Mevlana kendi kitabında kaynak göstermeksizin yayımlamıştı. Bu, Mevlana ile özdeşleşen "Gel, gel ne olursan ol, yine gel / İster kâfir, ister Mecusi, ister puta tapan ol, yine gel / Bizim dergâhımız ümitsizlik dergâhı değildir / Yüz kere tövbeni bozmuş olsan da yine gel!" şiirinden başkası değildi. Programda ilk itiraz Prof. Dr. Ortaylı'dan geldi; "Ne münasebet. Mevlana'nın hiçbir kitabında bu dizeler bulunmaz. Bu şiir Mevlana'dan sonra ona isnad edilmiştir. İntihal suçlaması mesnetsizdir" dedi. Murat Bardakçı da şiirin Ebu Said Ebu'l Hayr'a ait olduğunu söyledi. Şiir de zaten bizim anladığımızın dışında başka manalar da taşıyordu ve bu Farsça aslında yapılan kelime oyunlarının arkasına saklanmıştı. Ebu'l Hayr burada "gel" derken "pişman"lıkla eş anlamlı bir kelime kullanmış, çağrısını aslında "İslam'a gel" olarak yapmıştı.

Prof. Dr. Ortaylı ve Bardakçı'ya destek, Prof. Dr. İskender Pala ve Prof. Dr. Mahmut Erol Kılıç'tan geldi. Pala, divan edebiyatı üzerine yaşayan en önemli uzman olarak kabul ediliyor. Prof. Dr. Kılıç ise tasavvuf tarihi konusunda araştırmalarıyla tanınıyor.

Manası Mevlana ile uyumlu
İskender Pala'ya göre bu sadece Mevlana Celaleddin Rumi'nin başına gelmemiş: "Yunus Emre'ye ait olmayan pek çok şiir ona isnad edilir. Tüm güzel sözler en ihtişamlı olana dayandırılır. Döneminde de Mevlana'nın eserleri en önemli ve güzel eserlerdi. Dolayısıyla halkın arasında bilinen, beğenilen beyit ve dizeler Mevlana'ya izafe edildi. Bahsi geçen dizelerin hiçbirisi Mesnevi'de, Mevlana'nın kitaplarında yer almamıştır." Hatta bazı meşhur beyitler zamanla atasözüne dönüşmüş. Bunu da İskender Pala, şiirin şairden daha meşhur olmasına bağlıyor. Fıkralarda da Nasrettin Hoca'nın başından geçmeyen pek çok olay, sanki Hoca'nınmış gibi anlatılmakta Prof. Dr. Pala'ya göre.
Tasavvuf tarihi alanında yaptığı çalışmalarla bilinen Prof. Dr. Mahmut Erol Kılıç da İskender Pala gibi düşünüyor. "Gel, gel ne olursan ol, yine gel" dizeleriyle başlayan şiirin içerik itibariyle Mevlana'nın felsefesine aykırı olmadığına dikkat çekiyor. Bu yüzden bu yanlışlık günümüze kadar gelmiş; "Mana olarak şiir Mevlana'ya aykırı değil. Mevlana'nın eserleri karşılaştırmalı metin olarak son 15-20 yılda basılmaya başladı. Böylece metinler arasında farklılıklar ortaya çıktı. Zaten Mesnevi'de böyle bir problem yok. Sadece Divan-ı Kebir'in nüshalarına bu gözle bakmak lazım."

Kılıç'ın anlattığına göre bazı Divan-ı Kebir nüshalarında beyit sayısı 60 bini buluyormuş. Bazılarında ise bu rakam 15 binde kalmış. "Bu fark anlaşılabilir ve kabul edilebilir bir fark değildi" diyor Prof. Dr. Kılıç. İran'da hazırlanan son "karşılaştırmalı metin" çalışması tüm bu tartışmalara son vermiş; "İran'da basılan Divan-ı Kebir'in karşılaştırmalı nüshası çok titiz bir çalışmanın ürünüdür. Daha sonra içine katılan farklı şairlerin şiirlerinden temizlenmiştir. Artık elimizde temel alacağımız, temiz bir nüsha var. Sözünü ettiğiniz şiir de Mevlana'dan sonra hazırlanan bazı Divan-ı Kebir nüshalarında vardı. Ama kesin olarak bu şiir Mevlana'nın değildir. Şairi, yine çağının büyük mutasavvıflarından Ebu Said Ebu'l Hayr'dı."

Ebu Said Ebu'l Hayr, Orta Asya'da yaşadı. Gazneli Mahmud, Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey ve ünlü devlet adamı Nizamülmülk, Ebu Said ile çok iyi tanışıyorlardı. Ebu Said Ebu'l Hayr, Horasan'da Meyhene (Mihene) şehrinde 967 yılında doğdu, 1049 yılında öldü. Babası halkın çok saygı gösterdiği Ebu'l Hayr Muhammed'di ve çevresinde dindarlığı ile meşhurdu. Ebu Said küçük yaştan itibaren babasının rahle-i tedrisinden geçti.

Ebu Said'in hayatının tüm safhası söylencelerle, menkıbelerle örülmüş. O kadar ki bu söylenceler çocukluğundan başlıyor. Onun ileride büyük bir mutasavvıf olacağını başka bir mutasavvıf olan Ebu'l Kasım Bişr keşfetmiş, babasına çocuğunu nasıl yetiştirmesi gerektiği konusunda yol göstermiş. Küçük Ebu Said'i daha fazla ibadet etmesi için yönlendirmiş.
Hayatları birbirine benziyor.

Ebu Said ilk gençlik yıllarından itibaren ünlü bir mutasavvıf haline dönüştü. Ne zaman şiirle ilgilendiği bilinmese de, günümüze kadar gelen özlü sözleri var ve yoğun bir sevgi çemberinin ortasındaydı. Geceleri, hali vakti yerinde olan babasının sarayından kaçarak küçük bir camiye ibaret etmeye giderdi. Ebu aid’in hayatı da Mevlana’ya benziyor. Her iki isim de yaşamlarını dünya zevklerinden olabildiğince uzakta geçirmeye çalışmış. Günlerce hiçbir şey yemeden yaşamaya alışmışlar. Bu arada bir sürü düşman edinmişler ancak hiçbirine karşılık vermemişler.

Ebu Said, Mevlana’nın aksine Hırıstiyanları ve Musevileri Müslümanlığa davet ediyordu. Bu uğurda kiliselere bile gittiği anlatılıyor menkıbe kitaplarında. Tabi bir çok Hıristiyan ve Yahudi’nin de bu çalışmalar sonunda Müslümanlığa geçtiği ilavesiyle. Bu gerçekten böyle oldu mu bilinmez ancak devlet adamlarının yanındaki saygınlığı konusunda kesin bilgiler var. Ölümünden yıllar sonra bile oğulları Selçuklu veziri Nizamülmülk’ün yardımlarına mazhar olmuşlar.

Her şey Yunus Emre’ni bir dizesindeki gibi; “Mal sahibi, mülk sahibi / Hani bunun ilk sahibi”. Şiir ortada sahibi muhtelif. En azından kamuoyun nezdinde...

(samanyoluhaber)