e-edebiyat.tr.gg
e-edebiyat@hotmail.com

Makalelerimiz

 

UZAYIN KEŞFİ
      Uzay keşfi, dış uzayı keşfetmek için astronomi ve uzay teknolojisini kullanmaya denir. Keşif, insan uzay uçuşu ve robot uzay uçuşu olarak gerçekleşmiştir.
      Uzaydaki cisimlerin gözlemi, yani astronomi, bilinen en eski bilimsel çalışmalardan biridir, güvenilir kayıtlı tarihten öncesine uzanır. 20. yüzyılın başında geliştirilen benzin roketleri, uzay keşfinin genişlemesi ve gerçekleşmesine izin vermiştir. Uzay keşfi genellikle politik yarışa dönüşür, ülkeleri daha önce keşfetmek için hızlandırır, ABD ve SSCB arasındaki “uzay yarışı” gibi.
      Uzay keşfi, tek uçuşlardan, daha çok keşfe imkân veren tekrar kullanılabilir malzemelere kaydı. Uzay keşfinde özel alaka, daha fazla rekabet ve daha büyük devlet görevlerine neden oldu.
      İlk uydu fırlatılması 1957'de gerçekleştirildi. Sputnik adında insansız bir hava aracı yaklaşık 150 mil dünyanın yörüngesinde kaldı. Sovyet başarısının ardından, ABD iki ay sonra Vanguard 1 adlı başarısız fırlatışı yaptı. 1958'de ABD Explorer 1'i başarılı bir şekilde fırlattı.
      1961'de Vostok 1 adlı araçla, 27 yaşındaki bir adamı taşıyarak ilk insanlı uzay uçuşu gerçekleştirildi. Uzay uçuşu, dünya yörüngesindeki turunu iki saatte tamamladı. Bu zafer, dünyayı uzay keşfinde cesaretlendirdi. ABD, Sovyetler'in ardından altı ay içinde onları takip etti. Mercury uçuşu, 20 Şubat 1962'de dünyanın çevresinde tam altı tur attı. 1963'te Vostok 6 ile bir kadın dünyanın çevresinde 48 tur attı.
      Uzay keşfinin ilk amaçlarından biri, uzayda yaşamı inceleyen astrobiyolojidir. Astrobiyoloji esas olarak yaşamın kaynağına ve evrimine odaklanmıştır. Eksobiyoloji de denir. Astrobiyologlar, başka herhangi bir yaşamdan farklı olan bir yaşamın geçmişte keşfedildiği ihtimali üzerinde de durmaktadır. 
ASAL       11TMC

ÜLKEMİZDE TRAFİK KAZALARI
     Trafik; yol, araç ve insan üçlüsünden oluşmakta, bunlardan herhangi birinde oluşan bozukluk trafik kazalarına neden olmaktadır. Trafik kazaları tüm ülkelerde önemli bir sorundur. ABD'de kazaların, 4. ölüm nedeni olduğu ve motorlu araç kazalarının Q ile en çok ölüme neden olan kaza türü olduğu bildirilmiştir. Ülkemizde farklı bölgelerde yapılan araştırmalarda adli olayların büyük bölümünü trafik kazalarının oluşturduğu görülmektedir. İstatistiklere göre 1998 yılında ülkemizde 440.149 trafik kazası olmuş, 4.935 kişi ölürken 114.552 kişi yaralanmıştır. Bu sayı olay yerinde ölenleri içermekte, kazadan sonra hastaneye kaldırılıp orada yaşamını yitirenleri içermemektedir. Oysa DSÖ kazadan bir ay sonraya kadar ölümleri trafik kazası ölümü olarak kabul etmektedir. Bu nedenle yılda büyük olasılıkla 10 bin kişin ülkemizde trafik kazası kurbanı olduğu söylenebilir.
      Günümüzde trafik kazaları, savaşlar ve depremlerdeki kadar insan ölüm ve yaralanmasına neden olmakta, maddi zararlar da yıldan yıla artmaktadır. Gerçekten de uykusuz, yorgun ve alkollü araç kullanma gibi temel nedenlerle sadece 1999 yılında ülkemizde 438.338 karayolu trafik kazasında 4.596 kişi ölmüş; 109.899 kişi yaralanmış ve 262 milyon dolar maddi hasar meydana gelmiştir. Bu tebliğde, karayollarında kazaların ve hasarların zaman serisi analizleri ile yıllık ortalama artış trendleri bulunmuş; ayrıca kaza sayıları ile yolcu ve taşıt sayıları arasında karayolları için regresyon analizleri yapılmıştır. Ülkemizle diğer Batı Ülkeleri arasında kazalar karşılaştırılmış; sonuçta ülkemizde trafik kazalarının artmasının temel nedeninin karayoluna ağırlık verilmesi, demiryollarının ihmal edilmesi olduğu görülmüştür.
     Ülkemiz karayolu trafik kazalarında en önemli etkenlerin yolların yetersizliği, araç sayısında hızlı artış ile uykusuz, yorgun, alkollü araç kullanmak olduğu ortaya çıkmıştır. Ayrıca demiryolu daha güvenilir olduğundan, demiryollarına ağırlık verilerek, Batı’daki gibi yüksek hızlı tren hatları yapılarak, yolcu taşımacılığının demiryollarına kaydırılması gerekmektedir. Gelişmiş ve trafik güvenliğini sağlamış ülkelerde, karayolu, demiryolu, denizyolu ve havayolu ulaşım sistemleri Birlikte ve birbirlerini tamamlayıcı şekilde kullanılmaktadır. Kombine taşımacılık adı verilen bu sistem daha ekonomik, güvenli ve hızlıdır. Ülkemizde demiryolları ve demiryollarına gereken önem verilmemektedir. Oysa mevcut demiryolu ağı ve işletmeciliği, otoyol veya bölünmüş yol yapımından daha az maliyetle ve daha kısa sürede iyileştirilebilir. Denizyolları geliştirilebilir. Trafik kazalarının en önemli nedeni, yük ve yolcu taşımacılığında, karayoluna ağırlık verilmesidir. Hâlbuki araştırmalar, karayolunun demiryoluna göre 18 kat daha tehlikeli olduğunu göstermiştir: 1999 yılında havayolu, denizyolu ve demiryollarında toplam 932 kaza ve 261 ölü olurken; karayollarında 438.338 kaza ve 4596 ölü olmuştur. Ayrıca, karayollarında bölünmüş yol ve otoyolumuz yetersizdir.
Mehmet Kocaman

MEVSİMLER
     Mevsimler, Dünya’nın Güneş etrafında dönmesi sonucunda oluşur. Gün ve gecelerin uzunluğuna bağlı olarak belirlenir. Senenin dört bölümünün her biridir. Dünya’nın Güneş etrafında dönmesi ile ortaya çıkan değişiklik, Güneş’ten alınan ısı miktarının da farklı olmasına neden olur. İlkbahar ve sonbahar ısı ortalamasının fazla olmadığı bir mevsim; yaz, ısı ortalamasının fazla olduğu ve kış ise ısı ortalamasının düşük olduğu bir mevsimdir. Yeryüzündeki ısı oranının artıp azalması Güneş’e göre olan duruma bağlıdır. Yeryüzünün ekseninin, yörünge düzlemi ile 23 derecelik bir açı meydana getirmesi sonucu güneş ışınları yeryüzüne dik ya da eğik olarak düşer. Güneş ışınlarının dik olarak düşmesi, yeryüzünün o bölgesinin çok ısınmasını, eğik olarak düşmesi de az ısınmasını  sağlar. Bu ısı farkları da mevsimlerin meydana gelmesine sebep olur.
    Mevsimler, Kuzey ve Güney Yarımküre’de birbirlerinden zıt olarak hareket ederler.Kuzey Yarım Küre’de yaz iken Güney Yarımküre’de kış, Kuzey Yarımküre’de ilkbahar iken Güney Yarımküre’de sonbahardır. 21 Mart’tan 23 Eylül’e kadar Kuzey Yarımküre, güneye göre Güneş’e daha yakındır ve daha çok Güneş tarafından ısıtılır. Ancak 23 Eylül- 21 Mart arasında bu durum tersine döner. Kuzey Yarımküre’de ki mevsimler 21 Mart’tan başlayarak ilkbahar, yaz, sonbahar ve kış olmak üzere devam eder. Güney Yarımküre’de bu mevsimlerin sırası tersine olup ilkbahar 23 Eylül’de başlar.
 Ayrıca en uzun gece ve en kısa gündüz 21 Aralık’ta, en kısa gece ve en uzun gündüz de 21 Haziran’dadır.
 ESRA UZUNBAŞ

Uyuşturucu ve İnsan
            Uyuşturucu maddeler merkezi sinir sistemini etkileyerek kullanan kişinin ruhsal ve fiziksel dengesini bozan, bu kişide ruhsal ve fiziksel bağımlılığa yol açan; kişisel ve toplumsal yönden ekonomik ve sosyal çöküntü oluşturan maddelerdir. Uyuşturucu alan bir kişi hayatı tozpembe görür. Özenerek ya da bir kereden bir şey olmaz diyerek başlanan bu illet ciddi sonuçlara yol açar.
            Uyuşturucu sindirim sisteminde, karaciğer ve böbreklerde, gözlerde, solunum sisteminde, kan organlarında bozukluklara neden olur. Uyuşturucu kullanan bir kişi sadece kendine değil çevresindekilere de zarar vermektedir. Uyuşturucuya başvuran çocukların �'ü ailesiyle yaşamaktadır. Buda uyuşturucu bağımlılığında aile faktörünün ne kadar önemli olduğunu göstermektedir. Aile içi şiddet, ekonomik durum, bazı olumsuz koşullar, çocuklarla yeterince ilgilenilmemesi gençleri uyuşturucu kullanmaya teşvik edebilir. Peki, bu illet karşısında çaresiz miyiz?
           Birleşmiş Milletler 1987 yılında aldığı bir kararla uyuşturucusuz, temiz bir topluma ulaşmak amacıyla 26 Haziran gününü uyuşturucuyla mücadele günü ilan etmiştir. Dünya Sağlık Örgütü madde kullanımı ve bağımlılığının Dünya çapında bir tehlike olduğunu vurgulamakta ve gelişmeleri desteklemektedir. Ülkemiz anayasasının 58. maddesinde devletin gençleri alkol düşkünlüğünden ve uyuşturucu maddelerden korumak için gerekli tedbirleri alacağı belirtilmiştir. Ayrıca güvenlik güçlerimiz uyuşturucu ile ilgili mücadelesini sürdürmektedir. Uyuşturucu bağımlılığı ile ilgili verilere göre ortaya çıkan tablo inanılmaz;
— Okullarda ve yetişkinlerde uyuşturucu kullanım oranı her yıl ikiye katlanıyor.
— Tedavi için başvuranların g'si Güneydoğu kökenli.
— Bağımlı çocuklar arasında sokak çocuklarının oranı %6, aileleri ile birlikte yaşayanların oranı �.
 — Uyuşturucu kullananların ortak enjektör kullanımı üçte iki düzeyinde yaygın. Bu nedenle Hepatit ve HIV virüsü yüksek. Türkiye’de bağımlılar arasında Hepatit C hastalığı � düzeyinde.
— Bu nedenlerle çocuklar suç çetelerine kiralanıyor.
 — Cezai ehliyeti olmadığı için 11 yaşındaki çocuklar uyuşturucu satıcılığı başta olmak üzere, gasp, hırsızlık, yankesicilik gibi suçlara bulaştırılıyor.
 — Yapılan araştırmalara göre; Cuma ve Cumartesi günü çocuklarının nerede olduğunu bilmeyen ailelerin çocuklarında bağımsızlık oranı çok yüksek.
           Ülkemizde bağımlılıktan kurtulma çabalarını yürüten ve destekleyen AMATEM başkanı Doç. Dr. Nesrin Dilbaz uyuşturucu bağımlılığının kanserden beter olduğunu ve bir bağımlıyı bir yıl hiç uyuşturucu kullanmayacak duruma getirme yönündeki tedavi başarısının bile 'lerin altında olduğunu belirtmiştir. Buda bağımlı bir kişinin bu illetten kurtulmasının bir mucize olduğu anlamına gelir. Bu durumda ailelere ve yetkililere büyük sorumluluklar
düşer. Aileler tedavi sürecinde bağımlıya destek olmalıdır. Eğer bu illetten gençleri kurtaramazsak her gün büyüyen bu bataklıkta yok olacaklar. Genci tükenmiş bir milletin ne kadar ilerleyebileceğini birde siz düşünün. Bu durumda sadece kullanan değil herkes sorumludur.                
 Ender Heybeli

 Dili Yozlaştırmak
     İlginçtir ki ülkemizde meşhur 12 Eylül Darbesi’nden sonra dil konusunda fazla bir gelişme yaşanmamıştır. Yaşanmadığı gibi olumlu çalışmalar olacağı yerine aksine olumsuz şeyler yapmak için sanki birtakım insanlar elinden gelen tüm çabayı harcıyorlarmış gibi. Bu tarihten önce devlet aracılığıyla gerçekleşen dil hareketleri bir anda özel bir kurumun eline geçip çalışmalarına devam etmiştir.
     Türk Dil Kurumu, Türk Dili Tekkik Cemiyeti adıyla 12 Temmuz 1932 yılında Atatürk’ün talimatıyla kurulmuştur. Cemiyetin kurucuları hepsi de milletvekili ve dönemin tanınmış edebiyatçıları olan Sâmih Rif'at, Ruşen Eşref, Celâl Sahir ve Yakup Kadri'dir. Bu kurumun ilk başkanı Sâmih Rif'at’tır. Kurum çalışmalarını itina ile yürütmüş, Türk halkının eski dilden kurtulup yeni alfabeyi ve dili çabucak öğrenmesi için faydalı çalışmalar yapmıştır. Zamanla sonuçlar başarılı da olmuştur.
     Türk Dil Kurumu başlangıçtan beri çalışmalarını iki ana eksen üzerinde yürütmüştür:
         1. Türk dili üzerinde araştırmalar yapmak, yaptırmak;
         2. Türk dilinin güncel sorunlarıyla ilgilenerek çözüm yolları bulmak.
     Atatürk'ün kendisi de Türk dili üzerindeki yerli ve yabancı araştırmaları bizzat inceleyerek, dönemindeki bilginleri Türk dili üzerinde araştırmalar yapmaya yönlendirmiştir. Nitekim Türk dilinin en eski anıtları olan Göktürk (Runik) yazılı metinlerin ilk iki cildi onun sağlığında yayımlanmış; 1940'larda yayın hayatına çıkabilen Divanü Lügati't-Türk, Kutadgu Bilig gibi eserler üzerinde de yine onun sağlığında çalışılmaya başlanmıştır.
     Dil üzerinde herkes bir şeyler ortaya koyar. Kimi fikirleriyle kimi uygulamalarıyla. Uygulayanlar da, bir iyi yönde bir de kötü yönde uygularlar. Türkçe’mizi “Turkche”leştirip “Turkche”leştirmemek bizlerin elinde. Öz, dil yapımıza uygun, kurallara uyan sözcükler kullanıp dilimizin yok olmasını engelleyebiliriz.
     Yıllar önce Ahmet Mithat Efendi Servet-i Fünûnculara dili yozlaştırdıkları için dekadan lâkabını takmıştır. Bu sözcüğün kökü Fransızca’dan gelmektedir. Fransız natüralist yazarlar sembolist yazarlar için söylediği bir sözdür. Dili yozlaştıranlar anlamındadır.
     Dil bir ülkeyi ülke yapan önemli değerlerden birisidir. Dilimiz koruyalım ve ona sahip çıkalım. Bunu yapmadığımız takdirde, maalesef ülkemiz de tarihin tozlu yapraklarında kendine bir yer bulmuş olur.
Barış S.11 TMC

 Atomun Çekirdeği
   Atomun merkezindeki proton ve nötron parçacıklarının oluşturduğu yapıya ‘’atom çekirdeği’’ denir. Atom çekirdeği artı elektrik yüklüdür.
   Atom çekirdeğinin büyüklüğü ile kütle numarası arasında bir ilişkinin olduğu
deneysel çalışmalarla kanıtlanmıştır. Çekirdek damlacık şeklinde düşünülürse
çekirdeğin yoğunluğu yaklaşık olarak 2x10–14 g cm3 olarak hesaplanır.
   Eskiden atomun parçalanamadığı düşünülüyordu. Ancak bu düşünce Henry Bec-
querel’in X – ışınımları üzerinde yaptığı çalışmalarla yıkılmaya başladı. Becquerel
potasyum uranil sülfat bileşiği ile yaptığı deneylerde bu bileşikten yayılan ışımaların bilinen X – ışınlarından farklı olduğunu gördü.
   Bu yeni ışımaya, Polonya asıllı Fransız fizikçi ve kimyacı Marie Curie radyoaktif
adını taktı. Marie Curie bu bileşikler üzerinde değişik çalışmalar yapmaya devam etti ve polonyum ile radyum elementlerini buldu. Bu başarıları daha sonra ona 2 Nobel ödülü getirecekti…
FATİH KÜPELİ

 ÇEVRE KİRLİLİĞİ
            Doğanın temel fiziksel unsurları olan, hava, su ve toprak üzerinde olumsuz etkilerin oluşması ile ortaya çıkan ve canlı öğelerin hayati aktivitelerini olumsuz önde etkileyen çevre sorunlarına "Çevre Kirliliği" adı verilmektedir.
Günümüzde çevre kirliliği tüm dünyayı etkisi altına almış durumda.İnsanlar bu konuya ne kadar ilgisiz kalsa da bilim adamları çevre kirliliğinin ileride yaşamımızı büyük ölçüde tehtid edeceği görüşündeler.
Çevre kirliliğinin en önemli nedenlerinden biri hızla gelişen teknoloji ve sanayidir.Bunun yanında sanayi artıkları, spreyler, yakıtlarla ortaya çıkan gazlar, dumanlar, petrol ve ilaç atıkları, plastik ürünler, suni gübreler ve çöpler çevre kirlenmesine sebep olan en önemli etmenlerdir.
Dünya Sağlık Örgütü’nün yaptığı bir araştırmaya göre Türkiye’de bir yılda yaklaşık 240 bin kişinin ’u hava kirliliğine bağlı olarak hayatını kaybediyor.Örneğin İzmir’de fosik yakıtlar ve egzozlar nedeniyle hava kirliliği çok fazla.Gediz Nehri’nde meydana gelen kirlilik ciddi boyutlara ulaşmış durumda .Bu durum sadece ülkemizle sınırlı değil.Dünya’da ilk sırayı sanayisi hızla gelişen Çin alıyor.Bu bilgiler bizde ileride yaşayacağımız felaketlerin ne büyük boyutlara ulaşacağını gösteriyor.
Bu felaketleri en aza indirmek için çevre kirliliğine karşı daha duyarlı olmalıyız.Üzerimize düşen sorumlulukları yerine getirmeli,bizden sonraki nesilleri de düşünerek hareket etmeliyiz.Unutmamalıyız ki sağlıklı yaşam sağlıklı bir çevreyle olur.
 İrem ÖZDESTAN

                                                             Sigaranın Sağlığa Zararları                                                                 
    İnsana en çok zarar veren zararlı alışkanlıklardan biri de sigaradır. Sigaranın her dozu sağlığa zararlıdır. Ayrıca ileri derecede bağımlılık yapıcı etkiye sahiptir. Ne kadar ilk başlandığında insana çabuk bırakılabilir gibi gelse de, insanı içten içe ele geçirmeye başlar. Yıllar sonra sizi esiri haline getirebilir.
   Sigaranın içinde dört binden fazla zararlı madde vardır. Bunlar:
Nikotin, aseton, siyanür, arsenik, amonyak ve benzen gibi daha sayamayacağımız birçok madde yer alır. Sigaranın içinde bulunan karbon monoksit gazı kanın oksijen taşıma gücünü azaltır. Nikotin ise aslında bir zehirdir, bağımlılık yapar. Kanser(karaciğer, gırtlak, rahim, mide, yemek borusu), sırt ve bel ağrıları, diş kayıpları, kulak enfeksiyonları, şeker ve kalp hastalıkları, sigaranın neden olduğu hastalıklardandır.
   Sigara içenlerin yaklaşık %’i sigara nedeniyle yaşamlarının erken bir döneminde ölmektedir. Yapılan bir araştırmaya göre, 1950-1975 yılları arasında on milyon kişi sigaraya bağlı hastalıklar nedeniyle ölmüştür. 1975-2000 yılları arasında elli milyon kişinin sigara nedeniyle hayatlarını kaybettikleri görülmüştür. 2000’li yıllardan sonra bu sayının daha fazla olacağı düşünülmektedir.
   Günümüzde her yıl 3,5-4 milyon insan ve her gün 10 binin üzerinde kişi sigaradan hayatını kaybetmektedir. Eğer, gerekli önlemler alınmazsa, bu sayının 10 milyonlu rakamlara çıkması olası görülmektedir. Yakın bir zaman içerisinde sigaranın; AIDS, tüberküloz, trafik kazası, anne ölümleri, intihar ve cinayetlerin toplamından daha fazla insan öldüreceği düşünülüyor.
Merve Özcan

   ÇEVRE KİRLİLİĞİ
     Bulunduğumuz zaman diliminde birçok çevre kirliliğine şahit oluruz. Günümüz insanlarının çoğu nükleer tehditlerden haberdar oldukları halde çevre kirliliğini önlemek için faaliyet göstermiyorlar. Bu da çevre kirliliğini tetikleyen etmenlerin başında geliyor.
     Araştırmacılar dünyadaki çevre kirliliğinin büyük oranda arttığını ve böyle devam ederse dünyanın sonunun bile gelebileceğini açıkladılar. Fakat insanların çoğu çevre kirliliğini önlemek bir tarafa, kirliliğe büyük oranda katkıda bulunuyor.
     Kullandığımız cep telefonlarına kadar neredeyse tüm elektronik aletler çevre kirliliğine ve radyasyona neden oluyor. Özellikle tam bir radyasyon aracı olan telefon. Telefonu günlük hayatımızda sıkça kullanıyoruz fakat cebimizde taşıdığımız tehlikenin farkında değiliz.
     Çevre kirliliğine sebep olan faktörlerden önemli bir tanesi ise nükleer enerji potansiyelidir.Yani nükleer tehdit.Nükleer tehdit günümüzde had safhaya ulaştı..Nükleer tehdit yüzünden yüzlerce insan yaşamı sona erdi.Fakat nükleer denemeler son bulmadı.
     Özellikle ateşli silahlar ve hemen arkasından atom bombasının bulunması hem çevreye hem de canlılara çok büyük ölçüde zarar verdi. Konu atom bombasından açılmışken ABD’nin Japonya’ya attığı atom bombası ve sonrasında yaşanan insanlık dramı akıllardan silinmiş değil. Şimdi atom bombasının düştüğü alanda tarım yapılamıyor. Çünkü atom bombası toprakları verimsizleştirdi. Bu da atom bombasının çevreyi olumsuz yönde etkilemesine bir örnektir.
     Ülkemizde özellikle 2000 yılından sonra çevre kirliliği bilinci arttı. Yeşil alan yaratma projeleri faaliyete geçti. Çevreyi ve ormanları korumak için oluşturulan kurumların sayısı arttı. Bahsettiklerim ülkemiz için güzel gelişmeler fakat halkımız hala çevre kirliliği konusunda tam olarak bilgi sahibi değil. Fakat ben bununda üstesinden gelineceğine eminim. İnsanlar arasında dayanışma olduğu sürece çevre kirliliğinin azalacağından hatta sona ereceğinden hiç kuşkum yok. Dünyamızı korumalıyız ki yaşamımızı devam ettirebilelim. Zenginliklerle dolu dünyamızı yasalarına göre hayatta tutmalıyız.
Mahmut ŞIKIR

PSİKOLOJİ
 Genellikle psikoloji ve psikiyatri denildiğinde çoğu kişi için ikisi de aynı şeylermiş gibi gelir.Ama birbirlerinden farklıdırlar.Psikologlar sosyal bilimler içinden psikolojiyi seçen ,psikiyatri ise tıp fakültesini bitirdikten sonra uzmanlık alanı olarak psikiyatriyi seçen kişilerdir.Psikologların hastalık tedavisinde ilaç verme yetkileri yoktur, kişilerin çeşitli konular üzerinde destek aldıkları kişilerdir.
 Psikoloji: İnsan ve hayvan davranışlarıyla ve bilişsel süreçleriyle ilgilenir, 125 yıllık bir tarihi vardır. Dili iyi kullanma, araştırma, istatistiksel analiz ve empati (karşısındaki ile özdeşleşme)gibi bazı özel beceri ve yetenekleri gerektirir.Psikologlar deneylerin sonucunu izlemek ve bilimsel bulguları uygulamak için yaratıcı olmalılardır.Psikologlar araştırmalar yaparak çeşitli kuramlar oluştururlar ve doğruluğunu kanıtlarlar.Daha sonrada kuramdan yararlanacak kişilerin kullanımına sunarlar.
 Psikologlar toplumdaki örgütlere ve diğer kurumlara danışmanlık hizmeti verirler.Bu nedenle de çalışma alanları oldukça geniştir.Ayrıca lise  ve üniversitelerde,hastanelerde,adliyelerde,cezaevlerinde,laboratuarlarda ve daha birçok yerde iş bulma olanakları vardır.
 Psikologlar okullarda başarıyı arttırmak,öğrencilerin sorunlarını çözmek için öğretmenlerle iş birliği içinde çalışırlar.Cezaevlerinde mahkumların psikolojilerini düzeltmek,neden suç işlediklerini öğrenmek ve bir daha yapmasını engellemek için çalışırlar.Adli kararlarda yetkili kişilere öneriler verir ve gerekli olan bilgileri sağlarlar.Yani çalışma alanlarına göre yapacakları iş şekillenir.
 Günümüzde ekonomik sorunlar,teknolojinin gelişmesiyle insanların yalnızlaşması,bireysel ve toplumsal sorunlar,uyuşturucu bağımlılığı,şiddet olayları iyice artmıştır.Bu sorunlar psikologların inceleme alanlarına girer.Bu nedenle de psikoloji alanına olan ilgi artmıştır ve geleceğin meslekleri arasında olma yolunda ilerlemektedir.Bunların yanı sıra öğrenme ve bellek konularındaki araştırmalarda kaydedilen kaydedilen gelişmeler ile beden ve ruh sağlığının içiçeliği psikoloji bilimini her zamankinden daha ilginç bir hale getirmektedir.
Sibel MERKİT

REENKARNASYON ÜZERİNE
Karma felsefesinin bir sonucu olarak ortaya çıkan reenkarnasyon “insanın ölümden sonra başka bir bedende dünyaya yeniden geldiğine” inanmaktır. Reenkarnasyon inancı yaygın olarak  hinduizm ve
budizm kültürlerinde görülmektedir. Reenkarnasyon inancı tarihin her döneminde bütün inanç sistemleri içinde kendine yer bulmuştur. Buda reenkarnasyon inancının günümüze kadar ulaşmasını sağlamıştır. Ayrıca reenkarnasyon tanımı kültürlere, ülkelere göre değişiklik göstermektedir. Örneğin; bazı inanç sistemlerinde yeniden doğuşun insan vücudunda olacağı öne sürülürken bazılarında ise hayvan ve bitki bedenlerinde de yeniden doğuşun olabileceğini savunurlar. Ruhun bir bedenden başka bir bedene geçeceği inancı bilinenin aksine ruh ve bedenin birbirlerinden farklı olduğu fikrinin gelişmesine yol açmıştır. Bu inanca göre insan kendi kaderinin mimarıdır. Birey yaptığı davranışlara göre tanrı, insan, bitki ve hayvan şeklinde doğar. Buna göre sonraki hayatta mutlu olmanın sırrı doğru davranış ve doğru harekete bağlıdır. Yukarıda yaptığımız tanıma bakılırsa reenkarnasyon inancında ahiret kavramının yer almadığı açıkça anlaşılmaktadır.
Reenkarnasyonda sürekli bir yeniden doğuş söz konusu olduğu için ölümden korkmaya da gerek yoktur. Reenkarnasyona göre bu yeniden doğuş sistemleriyle insan bütün arzu ve isteklerine ulaşmış olur. Bu inanışın insanı kuvvetli bir iyimserlik anlayışına götürdüğü ileri sürülmektedir.
Peki ya gerçekten bazı kesimlerce inanıldığı bilinen reenkarnasyon yani ölümden sonra yaşam var mıdır?
Reenkarnasyon inancına inanan kesimler tezlerini
kanıtlamak için genellikle hipnozu örnek verirler. Buna göre hipnoz edilen kişi hayalindekileri anlatmaya başlar ve ortaya bir tablo çıkar. Reenkarnasyoncular da bu tablonun aslında kişinin geçmiş yaşamına ait olduğunu savunurlar. Ancak reenkarnasyoncuların bu tezlerini çürüten önemli bir ayrıntı var, reenkarnasyon doğal bir süreçtir. Birinin hipnoz edilmesi ise hipnotistin etkisiyle gerçekleşmektedir. Ayrıca psikiyatristler de hipnozun böyle bir fonksiyona sahip olmadığı konusunda tek bir noktada birleşiyor. Buna örnek verecek olursak dünyanın en güvenilir psikoloji dergisi The American Journal Of Psychiatry yayınladığı bir makalede geçmişte yaşadıklarını ileri süren insanları  "dissosyetif" bozukluğu olan hasta kişiler olarak tanımlamıştır.
Reenkarnasyona inanan kişi ve kültürlerin şu konuda da açıklama yapmaları gerekmektedir. Eğer yeniden doğuş sırasında insan ruhu bitki ve hayvan bedenlerinde can buluyorsa neden birtakım bitki ve hayvanlarda insani davranışlar ve özellikler bulunmuyor?
Reenkarnasyonu açıkça reddeden en büyük belgelerden biride Kur’an dır. Kur’an’a göre reenkarnasyon yoktur, ölüm ve dirilme sadece bir kere yaşanmaktadır.
Buna örnek verecek olursak; “Yıkıma uğrattığımız bir ülkeye (tekrar dünya hayatı) imkansız (haram)dır; hiç şüphesiz onlar, (dünyaya) bir daha geri dönmeyecekler” (Enbiya Suresi, 95. ayet). Kuran’a göre her insan dünyada sadece bir tek hayat yaşar.
 
Bilimin öncülük ettiği tüm bu bilgilere bakılarak reenkarnasyon konusunda yapılan araştırmaların daha çok uzun süreceği ve tartışmalara neden olacağını açıkça görmekteyiz.
Pınar BAYKAL

RADYASYON
         Radyasyon, günümüzde insan sağlığını tehdit eden büyük bir tehlikedir. Birçok insan 1900’lü yıllarda keşfedilmesiyle ortaya çıktığını düşünür. Fakat bu kesinlikle doğru değildir. Tam aksine ilk çağlardan beri vardır. Ancak teknolojinin ve sanayileşmenin gelişmesiyle radyasyonun etkileri giderek artmıştır.
         Teknoloji o kadar büyüdü ve o kadar içimize girdi ki, insanlık için en büyük tehlike burada başlıyor. Televizyon ve benzeri elektronik cihazlar radyasyon saçmakta ve bizim insanımız buna rağmen dizi manyağı olmuş durumda, kimileri bilgisayarın başından kalkamıyor.  Hele ki o cep telefonları, bütünleşmiş haldeyiz, onla yatıyor onla kalkıyoruz. Farkında olarak veya olmayarak kendimizi onarılması çok güç hasarlara sürüklüyoruz. Hastanelerde bile radyasyonla karşı karşıyayız. Örneğin; X ışını üreten tıbbi röntgen cihazları.
         Çok önemli bir başka radyasyon kaynağı da nükleer reaksiyonlardır. Nükleer denemelerde - örneğin; atom ve hidrojen bombaları- reaksiyon sonucu oluşan ürünler olduğundan, reaksiyon dursa da radyasyon devam eder. Bu duruma en iyi örnek Japonya olsa gerek. Bilindiği üzere 1945 yılında Japonya’nın Hiroşima kentine, ABD  tarafından atom bombası atılmıştır. Kentin `’ı silinmiş, kent üzerinde 13 km karelik bir radyasyon bulutu oluşmuştur. 360 bin masum insan yaşamını kaybetmiş, on binlercesi yaralanmıştır. Bıraktığı en kalıcı zarar ise radyasyondur. Radyasyondan etkilenen insanlar genetik sakatlıkları sonraki nesillere taşıdılar.
         Diğer bir radyasyon kaynağı ise uzaydır. Güneş ve yıldızların enerjisi nükleer reaksiyonlardan kaynaklanır. Dünyamıza ısı ve ışıkla birlikte nükleer radyasyon da gelir. Fakat çok az bir kısmı bize ulaşır çünkü büyük bir bölümü ozon tabakası tarafından soğurulur. Ozon tabakasının delinmesi ile bize ulaşan ışınlar çoğalır bu konuda duyarlı olmalı uyarıları dikkate almalıyız. Ayrıca uzayda yaklaşık 300.000 km gibi çok yüksek hızlarla hareket eden bu ışınlar kolaylıkla insan vücuduna nüfuz edebilir ve hücrelere zarar verebilir.
         Hayati önemi fazla olan dokularda radyasyonun etkisi daha erken görülür. Çünkü bu hücreler daha çabuk çoğaldığından bir hücredeki hasar, sakat doğan yeni hücrelerle büyür. Bu ise uzun bir zaman diliminde her an bir tümör olarak sonuçlanabilir. Radyasyonun kanserojen etkisi bu şekilde ortaya çıkmaktadır. Bunların dışında radyasyon, anemi, lösemi, ciltte ateş yanığını andıran yaralar, gözde katarakt, kısırlık, kanser ve kalıtımsal bozukluklara neden olabilir.
         Tüm bunlardan anlaşıldığı üzere radyasyon insanlık için çok büyük bir tehdittir. Gerekenleri yapmalı, kullandığımız elektronik cihazlarda aşırıya kaçmamalıyız. Daha duyarlı olmalı çocuklarımızı, gelecek nesillerimizi de düşünmeliyiz.
HANDE UZ

DEPREM
Önlem almaya çalışmaktan çok ismini duyduğumuzda dahi panik yaptığımız deprem gerçeğiyle bir türlü ülkemiz insanları yüzleşememiştir. Hepimiz bu konuda bir şeyler biliriz ancak sadece bilmekle yetiniriz. Deprem anında bildiğimiz bu bilgilerimizi uygulamaya geçiremeyiz. Yaptığımız şey kendimizi balkonlardan aşağıya atmak yahut panik nedeniyle bilinçli hareket edemeyip kendimizi o yığınların altında bulmaktır.
 Ülke insanlarımızın deprem gerçeğiyle yüzleşe bilmesi için ilk olarak deprem hakkında bilgi edinmesi ve nasıl korunması gerektiğini öğrenmesi gerekir.
 Deprem yerkabuğundaki kırılmalar nedeniyle ani olarak ortaya çıkan titreşimlerin dalgalar halinde yayılarak geçtikleri ortamları sarsma olayıdır.
 Bilindiği gibi yurdumuz dünyanın en etkin deprem kuşaklarından birinin üzerinde bulunmaktadır. Geçmişte yurdumuzda birçok yıkıcı depremler olduğu gibi gelecekte de sık sık oluşacak depremlerle büyük can ve mal kaybına uğrayacağımız bir gerçektir. Deprem Bölgeleri Haritası’na göre,ülkemizin �’sinin deprem bölgeleri içerisinde bulunmaktadır. Son 60 yıl içerisinde depremlerden 58.000 vatandaşımız hayatını kaybetmiş 122.000 kişi yaralanmış ve yaklaşık olarak 411.000 bina yıkılmış veya ağır hasar görmüştür. Sonuç olarak depremlerden her yıl ortalama 1.000 vatandaşımız ölmekte ve 7.000 bina yıkılmaktadır.
Görüldüğü gibi deprem önlenemeyen bir doğal olaydır.Bizlerin yapması gerekense maddi ve manevi olarak hasar veren bu doğal afet karşısında önlem almaktır.
Deprem öncesi alınacak önlemler;
Yerleşim bölegelerimizi titizlikle belirlemeliyiz. Kaygan ve ovalık bölgeleri yerleşime açmamalı ,evlerimizi gevşek toprağa sahip yerlere yapmamalıyız.
Evimizde bulunan eşyaları duvarlara sabitlemeli ve bize acil durumlarda lazım olacak eşyaların bulunduğu bir çanta hazırlamalıyız.
Deprem esnasında alınacak önlemler ise;
Panik yapmamalı ve sabitlenmiş eşyalardan uzak durmalıyız.Deprem anında başımızı iki elimizn arasına alarak başımızı korumalı ve sarsıntı geçene kadar beklemeliyiz.
Sarsıntı geçtikten sonra bulunduğumuz ortamdaki su vanalarını,elektrikli eşyaları ve tüpü kapayıp panik yapmadan ortamdan uzaklaşmalıyız.
Gerekli olan bu önlemleri aldıktan sonra deprem karşısında insanlar biraz daha bilinçlenmiş ve oluşan hasarları azaltmış olur.
FEYZA BUCUĞA

BERMUDA ŞEYTAN ÜÇGENİ
           Amerika ‘ nın güneydoğusunda Atlantik okyanusunda yer alan ‘Şeytan Üçgeni’ diye tanımlanan bu bölge geçmişten günümüze pek çok varsayımlara dayanan, açıklanamayan olaylara neden olmuştur. Üçgenin köşelerini Florida ‘ da ki Miami ve Puerte Rico ‘ da ki San Juan oluşturmaktadır.  
            Bu olaylara biraz değinecek olursak, o bölgede yüzlerce gemi, uçak, helikopter, denizaltı gibi taşıtlar esrarengiz bir biçimde kaybolmuştur. Bu bölgenin doğaüstü güçlerin merkezi olduğu, uzaylılar tarafından oluşturulduğu ki bu da Cristof Colomb ‘un tuttuğu günlüklerde havada dolaşan cisimlerin görüldüğünü yazması, öte yandan çok güçlü bir manyetik alanın bulunduğu ve bu manyetizmanın cisimleri içine çektiği uzunca yıllar insanlar tarafından efsaneleştirilmiş ve kabul edilmiştir. Araştırmam sırasında çok ilginç hikâyelere rastladım bunlardan birini paylaşmak istiyorum:PROFOSÖR HERNANDEZ’E UZAYLILAR HANGİ iNANILMAZ BİLGİLERİ VERDİLER?Aşağıdaki metin hakkında ön bilgi:UFO’larıyla dünyamızı ziyaret eden varlıklar 1972 yılında, bir üniversite profesörü, immünoloji araştırmacısı ve Meksika Atom Enerjisi Komisyonu’nun önde gelen üyesi olan dünyaca ünlü Meksikalı bir bilim adamı olan Prof.N. Hernandez ile temas kurdular. Temasçı genç bir kadın görünümündeydi. Kadın, ANDROMEDA Takımyıldızındaki (net görüntü ve resimleri son yıllarda Hubble teleskopundan sağlandı) INXTRIA gezegeninden geldiğini söylüyordu. Bu varlık, profesörle çok önemli bilimsel ve sosyolojik sorunları tartıştı ve ona son derece önemli bilgiler verdi; profesörü uzay gemisine götürerek dünyamızla ilgili pek çok ilginç şey gösterdi. Bu görüşme ile ilgili tüm bilgiler Profesör’ün “kaybolduğu” 1984 yılına dek yapılan temasların, yüzlerce sayfa günlük notları, steno ile kaydedilmiş konuşmalar, tanımlamalar vb. oluşmaktadır. Orijinali İspanyolcadır.
Aşağıda bu belgelerden derlenen UFO isimli Yrd. Wendelle C. Stevens ve Zitha Rodriguez Montiel tarafından derlenen kitabin 156-170.cif sayfalarında geçen bir LYA (uzaylı kadın) ve Prof.Hernandez arasında konuşmaya yer verilmiştir.
” Zamanınızdan altı milyon yıl önce, kıtaların tümü tek bir kara parçası meydana getiriyordu. Bunun üzerinde yasayan uluslar birbirlerine oldukça yakındılar. Ancak, bir gece, deniz, Atlantis dediğiniz kenti tümüyle yutuverdi. Bu büyük karanın orta yerinde yasayanlar, kara ikiye bölününce boğuldular. Oldukça bilgiliydiler ancak daha çok bilgi toplamak istemeleri topyekûn mahvolmalarına neden oldu.”
“Orada o büyük kentte, Atlantisli bilim adamları, askeri üstünlük kazanabilmek için çabalıyorlardı. Bunu yapacak zihinsel kapasiteye ermemiş olmalarına karsın, tüm galaksiye hâkim olmak istiyorlardı. Niyetleri, dünyanıza ve sistemin tümüne kayıtsız şartsız egemen olmaktı. ”
“Atlantisliler, güneş sisteminin Maldık ( Maldık=Morduk=niburu olmasın? ) denen gezegeninden gelmişlerdi. (Bugün orası astroid kuşağı olarak biliniyor.) Bu gezegen, SiON’dan gelen ve bilimsel ilerlemeleri nedeniyle büyük güç kazanmış varlıkların sığınağı olmuştu. Neyse, günün birinde, bilim adamları kendi aralarında anlaşmazlığa düştüler ve bazıları Dünya’ya göç ettiler. O zamanlar, dünya, güneş sisteminin dördüncü gezegeniydi. Bu sömürgeciler, dünyanın, burada eskiden beri oturan diğer sakinleri için çekilmez hale geldiler; çünkü gelişmiş silahlarıyla onları tehdit ederek küçük uluslara boyun eğdiriyor. sapık amaçlarını ve egemenliklerini bu sularlarla gerçekleştiriyorlardı. Dünya, başka gezegenlerden gelenler için büyük bir sığınak olmuştu. Bunlar arasında, gerek örf ve adetler gerekse genetik olarak büyük farklılıklar vardı. Zengin minerallerden dolayı yeni bir yerleşim bölgesi oluşturan bu gezegen, birçok uygarlığı çekiyordu kendine. O zamanlar, sadece tek bir kara vardı. Gezegeniniz, Maldik gezegeninden büyük kuşkularla gözetlenen bir serayı andırıyordu. “……………
………….”Bu silah bir anti nükleer reaktöre ve anti enerjiye sahipti; böylece, ayni zamanda hem molekül parçalayıcı, hem manyetik denge bozucu, hem de güç nötrallestirici ve her çeşit enerjiye karsı âlici gibi kullanılabiliyordu. Onunla hayati ve hareketi kontrol edebiliyorlardı.”
“Sayesinde, o güne dek erişilmemiş bir güce sahip oldukları bu silaha anti madde cihazı adini verdiler. o devrin konvansiyonel silahları ile bu anti madde silahı arasındaki fark bir uçurum kadar derindi. diğer silahlar, maddeyi yok edebiliyorlar, organik enerjiyi değil. Ama yeni ve onlara göre müthiş kesifleri, onlara insanoğlunun psişik ve spritüel enerjisini yok etme olanağını sağlıyordu. Evet, bu silah, biri maddesel öteki de spritüel olan her iki varlığı da yok edebiliyordu.”
” Pardon LYA, ‘ her iki varlık’ sözüyle ne demek istediğinizi anlayamadım? ”
” Evet, sizler, insanin psişik ve organik bileşim maddelerine, ruh ve madde diyorsunuz. Bunlar birer varlıktır. Sizin ruh dediğiniz varlık, konvansiyonel ölümle yok olmaz. Onun enerjisi ölümden sonra da devam eder. Ama bu silah, hareket halinde olsun olmasın, (yasasın, yasamasın) titreşimsel ya da psişik varlığı bütünüyle yok ediyordu. Bir kez hedefe doğru yönlendirildi mi, artik hedefinin sesini arayıp buluyordu. Bu, ses, o bölgede yasayan insanların soluk alıp vermeleri ya da bitkilerin solunumu olabiliyordu. Kentlerin ve ormanların enerjilerini tümüyle absorbe ederek onları yeryüzünden siliyordu. ”
” Bu silah, ona karsı koyacak yolları arayıp bulamayan Mal dek’lileri çok telaşlandırdı. Silahın gücü, nedenli küçük olurlarsa olsunlar, tüm canlı hücreleri yok edebiliyordu. Ne kadar büyük olurlarsa olsun, herhangi bir gezegenin yörüngesini değiştirebiliyor, anti manyetik bir korteks meydana getirerek, yörüngedeki dünyaların çarpışmalarına neden olabiliyordu. ”
” Bu korkunç silahın yapılması, Maldeklileri öylesine endişelendiriyordu ki, Dünya’da olup bitebilecek şeyler karsısında büyük bir sorumluluk duymaya başladılar. Sonunda, dünyanıza gelerek, Atlantislileri bu projelerinden vazgeçirmeye ve barış içinde yasamaya ikna etmeye karar verdiler. Ama geç kalmışlardı. Dünyalılar, bu silahın onlara, gezegenlerarasi bilim adamları arasında büyük bir güç ve ayrıcalık kazandırdığının farkına varmışlardı. Dünyalıların sürekli karsı koymaları üzerine, Mal dekliler, dünyanın dengesini tehlikeye atma pahasına, silahı, kendileri etkisiz hale getirmeye karar verdiler.
Ancak, her şeye karsın niyetlerini gerçekleştiremediler. Dünyalılar bu silahı, gece gündüz koruma altında tuttukları, devasa bir piramidin içine sakladılar. Bunu gören Mal dekliler savaş ilan ettiler. Bu savaş bir yıl kadar sürdü. Bu, eşit iki güç arasında yapılan, zor ve güçlü bir karsılaşmaydı. Dünyalılar, gerektiğinde silahı kullanmaya karar verdiler. ”
” Bütün bu kargaşa sürerken, Mal dekli bilim adamları, son bir kez, Atlantislileri bu kararlarından vazgeçirmeye çalıştılar, ama güçlü bir direnişle karsılaştılar. Dünyalılar, yeni güçlerinin simgesi olan silahtan vazgeçmeye yanaşmıyorlardı. Doğrusu, hiç de sağduyu sahibi değillerdi; kozmik yasayı hiçe sayıyorlardı; zaten kendi uygarlıklarının yasalarını da sürekli ihlal ediyorlardı. Hücresel hayati sıfırlayan, teknolojiyi tehdit eden, tüm biç-genetik enerjiyi ve güneş sisteminin barışını mahvedecek olan bu silahlarını teslim etmeyi ya da etkisiz hale getirmeyi redderek, kardeşlerine karşı savaşmayı sürdürdüler.
“Savaşın şiddeti içinde, dünyalılar toprak kaybettiler. Diğer güneş sistemlerinden gelen ileri uygarlıklar da Maldekliler’e yardım ediyorlardı. O zaman, dünyalılar, Maldek gezegeninin manyetik alanını kaybetmesine ve yakınındaki diğer gezegenlerle (en yakındaki Mars’tı ) çarpışmasına neden olacak şekilde ayarladıkları silahlarını çalıştırdılar”
“Yörüngesinden çıkan Maldek gezegeni, çok enerji yitirdi. Bu enerji kaybının farkına varan bilim adamları, bir gece, Dünyalıların bu saldırganlığını ve gücünü oluşturan silahı yok etmeye karar verdiler. Maldek laboratuarlarından yayınlanan güçlü bir isin, o büyük kentin (Atlantis) üzerine düşerek, kıtayı ikiye böldü. Bu isin, dünyanın büyük bir bölümünün bir uçurum gibi açılmasına neden olmuştu ve ayni gece, tüm Atlantis kenti sulara gömüldü.”
” Diğer, daha küçük kentler, büyük bir su baskınının (tufanın, Nuh tufanımı acaba?) karaları kaplayacağı konusunda uyarılmışlardı; bunların bazıları yine Maldek bilim adamlarının yardımıyla, insanların tahliyesiyle ilgili gerekli önlemleri alabildiler.”
“ikiye bölünen büyük kara parçası parçalandı, yavas yavaş sulara gömülen kısımlarında, birçok masum insan da öldü. Kalan parçaların biri batıya, biri de doğuya doğru savruldu. Dünyanın manyetik kutbu kayboldu. O zamandan beri de olması gereken yerde değildir.”
“Dünyanız yörüngesini değiştirdi; bu çatışmalardan haberleri dahi olmayan suçsuz uluslar tufanda yok oldular.”
“Bugün bile, karalar hareketlerine devam ediyor ve bu hareketleri, o gece sulara gömülmüş bazı kara parçalarının yeniden su yüzüne çıkmasına neden olacak. Dünyanız, o zamandan beri sürekli hareket halindedir. ”
“Maldek gezegeni ise, bir süre, yörüngesel enerjisini yitirmeye devam etti; bu süre içinde Maldekliler, kendilerine sığınma hakki tanıyan gezegenlere göç ettiler. Sonunda Maldek gezegeni , Mars ve Jüpiter ve hatta Dünya’nızla da çarpışmasını gerektiren bir yörüngeye girdi. (Sümer anlatısıyla örtüşmüyor mu? Ayrıntılar için bu sayfaları takip etmeye devam edin.) Yakin gezegenlere, yağmur gibi göktaşları yağdırdı. Bu kozmik toza Satürn halkalarında hala rastlanabilir… Bu parçaların diğerleri, halen astroid kuşağı adini verdiğiniz bölgede, bir düzene girmeye çalışıyorlar.”
“Anti madde silahı da, Florida açıklarında, BiMiNi dediğiniz adacıklar arasına rastlayan bölgede, denizin dibine gömülmüş büyük piramidin içinde duruyor.”
Büyük şaşkınlıkla ona baktım. bu öyküye inanıp inanmamak konusunda ikircikli kaldığımı anladı. Kendimi aşağılanmış hissediyordum. Yavaşça sordum:
“Hala okyanusun dibinde mi yani?”
“Evet, profesör” dedi, ” Yıldızlararası topluluk, simdi eskisinden daha çok endişeleniyor. Çünkü artik zayıflamış olmasına rağmen, eğer güneş ışınları tarafından aktive edilirse, dünyanızda manyetik değişikliklere ve molekül bozulmalarına neden olabilir. ”
” Bu anti madde silahı, korkunç etkilerini, değişik şekillerde fakat sık sık gösteriyor. Bu da bilim adamlarınınız dikkatini , o bölgede olup bitenlere çekiyor. O bölgede, pusulalar, iletişim ve deniz trafiği sık sık aksıyor. Hala, Solar güç tarafından uyarılıp aktive edildiği zaman, yasam enerjisini algıladığında, enerji vortex(girdap)ini harekete geçiriyor. Ayrıca, çevresinde, tepkime ile çalışan herhangi bir alet algıladığında anti molekül alanının uyarıldığı kesindir. Aslında bir sesle hareket geçer. Hala, kullanılır durumda ve çok tehlikelidir. Sizin ona erişmeniz olanaksız, çünkü gücü karsısında hemen yok olursunuz.”
“Bunca yıldan sonra, hala dediğiniz kadar öldürücü mü?”
“Aslında profesör” dedi. , heyecanlı bir duyarlılıkla, ” onu ele geçirmek isteyen birçok yıldız toplumu var; ancak, dünyanıza gelip, araştırma ve analizler yaparak silahın yerini bulmaları ve onu çıkarmaları için gereken izin, üstün varlıklar tarafından onlara verilmiyor. Ne onlar ne de siz, anti enerjiyi ve anti maddeyi kontrol altında tutacak ve onu etkisizleştirecek kadar bilgiye sahipsizin. Bu bilgi sadece gelişmiş varlıklarda var”
“Bunu siz başarabilir misiniz LYA ?”
“Tabii profesör. Unutmayın ki, biz bir bilim ve kesif grubuyuz. Ancak, bu dünyanızı anti madde güçlerine maruz bırakır. Biz hayata saygıyı esas alırız. Sadece maddesel değil, enerjik hayata da. Bizim prensiplerimiz, canlı türlerini yaşatmaya ve geliştirmeye çalışmaktır.”
“Biz bir gün bu silahı kontrol etmeyi başarabilecek miyiz?”
“Bu koşullar altında, hayır. Şu andaki bilgileriniz, daha uzayda yolunuzu bulmak için gerekli olan üst uzay prensiplerini bile anlamaya yeterli değil. Bunu için, gemilerinizi yürütmek için çok büyük ölçüde enerjiye gereksinim duyuyorsunuz. Uzayın içerdiği tehlikeleri anlamak için milyonlarca saatlik uzay araştırmalarında bulunmanız gerekiyor. Bu yüzden, bu silahı, insanlarınızın korkunç genetik zararlara uğramayacakları bir biçimde kontrol ederek yüzeye çıkaracak yeterli bilgiye henüz sahip değilsiniz. Onu yüzeye çıkarırsanız, yüzlerce kilometre uzaklıkta bulunan kentler bir an içinde yok olabilirler ., tarihiniz boyunca böyle olaylara rastlanmıştır. Dünya dişi gemiler bunu yapabilir; fakat enerjinin tahliyesi sırasında birçok insan ölebilir. Ancak çok ileri bir uygarlık bunu başarabilir. Aksi halde, dünyanızın manyetik alanı kuvvetli bir değişime uğrar.
Bugün BiMiNi adası açıklarında deniz altında bulunan tastan yola benzer yapılar ve ünlü Scott Tasları ile ilgili deniz dibi araştırmaları büyük bir heyecanla devam ettiriliyor. İlgili araştırmacılar, bölgenin Atlantis’e ait olabileceği konusunda ciddi fikirlere sahipler.
Kaynak: Prof. R. N. Hernandez
Andromeda’dan gelen UFO , (sf: 156-170) Yrb. Wendelle C. Stevens & Zitha Rodrigues-Monteil
belki bununla yani yok olan yaşamda denizin dibine gönderilen bu müthiş silahla alakası vardır
       Bu bilim kurgu tarzında bir hikayeydi , bir de olan gerçek bir olaydan bahsedelim.
Şeytan üçgeninde kaybolarak en fazla ünlenen olay “Flight 19″ idi. Oysa aynı zamanda çok sayıda uçak kaybolmuştu. Bunlar ikinci dünya savaşında Amerikan donanmasına ait bombardıman uçaklarıydı. Grumman IBM Florida Avenger tipindeki beş uçak, 5 Aralık 1945 tarihinde saat 14.00 civarında Florida’daki Fort Lauderdale donanma üssünden ayrıldıktan sonra pilotlar uçuş koşullarının gayet iyi olduğunu bildirmişlerdi.
Fakat sonra Bermuda Şeytan Üçgeni’nde birden bire yok oldular. Flight 19 uçağından son haber alındığında büyük bir deniz uçağı arama çalışmaları için yola çıkmıştı ve beş bombardıman uçağının tahmini yerine varıldığında alınan bir sinyal bir müddet sonra aniden yok oldu. Aynı gün birkaç saat içinde altı uçağın kaybolmasından sonra tarihin en büyük arama çalışmaları başladı. Fakat uçaklara ait tek bir parça bile bulunamadı.
            Bilim adamları yıllarca bu alanda incelemeler yapmıştır. Manyetik bir güç olmadığı yapılan ölçümlerce kanıtlanmıştır. Teknoloji geliştikçe yapılan incelemelerin boyutu da artmış ve daha kapsamlı hale gelmiştir. Bu olayların nedeninin doğalgaz olduğu düşünülmektedir. Okyanus yüzeyinin beyaz olduğu bu alanlara denizaltında gidebilen bir robot gönderilmiş, okyanus tabanında bir çok enkaz bulunmuş. Bunun basit bir açıklaması var, doğalgaz suyun yoğunluğunu oldukça düşürdüğünden gemiler birden okyanusun dibini boyluyor. Uçakların nasıl etkilendiği düşünülürse; doğalgaz havayı da etkiliyor ve uçaklar birden düşüyor.
             Bilimsel açıklamaları olduğu kadar, Şeytan Üçgeni ‘ nin daha birçok sırrı olduğu söylenmektedir. Bu bölgede hala tümüyle bir inceleme yapılamamaktadır. Bunun nedeni tam olarak nedir, yoksa orda gizli bir araştırma merkezi var ve oluşturulan bu hikayelerle saklanmaya mı çalışılıyor. Bunu anlatılan hikayelerden, yapılan bilimsel açıklamalardan yararlanarak irdeleyip kendiniz karar verin.
Umut GÜVEN

SİGARA
             Son yıllarda sigara kullanımının ne kadar yaygınlaştığını biliyorsunuz. İnsanlar sigaranın zararlarını bildikleri halde kullanıyorlar ve hayatlarına hangi boyutlarda zarar verdiklerini bilmiyorlar.             
             Araştırmalar ortada her geçen yıl binlerce kişi hayatına son veriyor ve her geçen yıl bu sayı artıyor.
Yapılan araştırmalarda tütünde karbon monoksit, nikotin ve katran adı verilen öldürücü maddeler bulunduğu saptanmıştır.  Karbon monoksit, benzetme yapmamız gerekirse arabaların egzoz gazının aynısıdır. Kanın oksijen taşıma yeteneğini azaltır.Nikotin bildiğiniz kokain gbi bağımlılık yapar. Tansiyon ve kap hızını arttırır.Karbon monoksit ile birlikte ise beyin damar hastalığı ve koroner arter hastalığına neden olur.Katran da akciğer kanseri ve kronik bronşit gbi birçok ölümle sonuçlanan hastalıklara yol açar.           
          Sigara kullanımı acı şekilde yaygınlaşmaktadır.Dünya Sağlık Örgütü istatistiklerine göre, gelişmiş ülkelerde 15 yaş ve üzeri kullananların günde 7-10 adet içtiği saptanmıştır.Miktar gün geçtikçe kötüye gitmektedir. Her yıl Türkiye'de 30-40 bin insan sigaranın yol açtığı akciğer kanseri nedeniyle hayatını kaybeder.Bu sayı ABD de ise 160 bini bulur.
        Maalesef insanlar bu gerçeklerden uzak ve ölmeye ne kadar meraklılar. Keşke herkes sigara içtikten sonra içlerindeki akciğerlerini görebilse. Belki sonuçlar bu kadar ağır olmazdı.      
       Mark Twain "Sigarayı bırakmak kolay ben bunu bin kere yaptım" diyerek biliyorum sigarayı uzun süreli bırakmanın çok zor olduğunu sölemiş. Ama bana göre hiç bir şey hayatınızdan daha önemli değil.
Hande Karaosman

LİBERALİZM
         Liberalizm, özgürlüğü birincil politik değer olarak ele alan bir ideoloji ve düşünce akımıdır. Kapitalizm ile sıkça karıştırılan, birleşik devletlerde solculuk, avrupada sağcılık olarak algılanan, bizde ise "demirkiratlikla" ikame edilir. Liberalizm ekonomide, özel girişim demektir en başta.Yani üretim ilişkilerini benimser. Bir toplumu,ulusu yönetim biçimidir. Dolayısıyla bireysel özgürlüklerin kısıtlanamaması liberalizme ters olması gerekir.
         Öncelikle İşaya Üşür'ün çok önemli uyarısını nakledeyim:"Liberty'nin karşılığı 'serbestiyet'tir; 'özgürlük' değil. Zaten terim on dokuzuncu yüzyılda Osmanlı Devlet'ine girdiğinde ve daha sonra Cumhuriyet'e intikal ettiğinde karşılık yine 'serbestiyet'tir. 'Serbestiyet'in 'özgürlük'e dönüştürülmesi kabaca 1950'lerden itibarendir. bu, bir ideolojik dönüşüme de işaret edebilir mi?"
         "Bırakınız yapsınlar bırakınız geçsinler." şiariyla yola çıkmış insanlarin sevdalısı olduğu, kanımca sosyalizmin karşı atak yapamaması durumunda ileriki yüzyıllarda dünyanin "globalistan" adı altında tek ülke şeklinde yönetileceğinin sinyallerini veren vahşi sistemin düşünce şekli. Müritlerinede vahşi kapitalist deniyor bunların.
         Rumsfeld Amerika Bağdat'a girdikten sonra başlayan yağmalar sorulduğunda bu anlayışı yaklaşık olarak şöyle güzel bir şekilde özetlediydi: "Biz Irak'a özgürlük getirdik.Özgür insan suç da işleyebilir."
         Liberalizmin başka bir tanımı da sınıf farkını yok saydığını dile getirirken, o anda güçlü sınıf hangisiyse o sınıfın daha da güçleneceği, güçsüz sınıfın daha da çökeceği anlamını taşır. "Laissez faire, laissez passer" yani “bırakınız yapsınlar bırakınız geçsinler.Yine atılımı zenginler yapacak daha fazla zenginleşecek.Buna karşın yoksul daha fazla yoksullaşacak.
         Alpaslan Işıklı liberalizm nedir sorusuna bir fıkrayla cevap veriyor:Adamın birine birileri bir teklifte bulunmuşlar.Biz dokuz erkeğiz,on tane de bayan arkadaşımız var.Eğer sen de gelirsen yirmi kişi olacağız, bir odaya kapanacağız, ışıkları kapatacağız, her şey serbest olacak demişler.Adam, tam bana göre bir iş demiş, kabul etmiş.Denilen yapılmış.Ancak, ışıklar söndürüldükten bir süre sonra, bizimki, "organize olalım baylar!" diye bağırmaya başlamış.Güç bela susturuyorlarmış.Br müddet geçtikten sonra aynı feryadı tekrarlıyormuş "organize olalım baylar!"bu durum birçok kere tekrarlanmış.Sonunda dayanamamışlar ve “kardeşim derdin nedir görmüyormusun her şey serbest sen istediğini yap.” Demişler.Meğerse adamın bağırmasının bir nedeni varmış.Saatlerdir buradayım başıma gelmeyen kalmadı gelin görün ki elime bir tane kadın eli değmedi demiş.
         İlk olarak Antik Yunan’da Sofistler olarak nitelendirilen filozofların fikirlerinin liberalizme benzediği söylenir. Aristo’nun Politika isimli eserinde de bu fikirlerin geçtiği rivayet ediliyor. Üçüncü olarak ortaçağda 1224–1274 yılları arasında yaşayan Aquino’lu Thomas ve ardından Timur’u Osmanlı Devleti’ne saldırtan İbn’i Haldun geliyor. Thomas Hobbes, Leviathan isimli eserinde devleti özgürlüklerin korunması ve devamı için gerekli görmüştür. O dönemde devletin varlığının meşruiyeti ve kaynağı tartışılıyordu. Ama Hobbes’un bu konudaki görüşleri kendinden öncekilerden farklı. Hobbes öncesi (bazı filozoflar hariç) devletin kaynağının Tanrı olduğu ve bu nedenle de doğal olarak devletin meşru bir yapısı olduğu düşünülüyordu. Ama Hobbes’a göre, devletin varlığının sebebi bireylerin çıkarlarının korunmasıdır. Çıkarların korunması aynı zamanda meşruiyetin de sebebidir.
         John Locke, siyasî liberalizmin kurucusudur. Adam Smith ve David Hume; yasayı, mülkiyet hakkını ve özgürlük gibi kavramları korumak devletin görevidir diyor. Lord Acton ve Edward Mulke ve de bunlardan çok daha fazla etkili olan Jeremy Bentham faydacı felsefeyi ortaya atmışlardır.
GÜRKAN YEĞİNTÜRK

 BEYNİMİZİN GİZEMİ

     Beynimiz yaklaşık 10–12 milyar arası nöron (sinir hücresi) içerir. Ancak bilindiği üzere beynimizin çok düşük bir yüzdesini kullanırız. Bunun nedeni aslında, olgun haldeki sinir hücrelerinin (yani bilgi depolayan nöronların) kendi kendilerini yenileyebilme özelliklerini yitirmiş olmalarıdır. Yürütülen bilimsel çalışmalar olgun sinir hücrelerinin kendilerini yenileyebilmeleri üzerinde önemli gelişmeler kaydettiyse de, bu yenileme oldukça yavaş ve sınırlı miktarlarda gerçekleşmektedir.
     Beynimiz, yaşamımız boyunca edindiğimiz bilgileri depolar. Kazanılan her yeni bilgi, sinir hücrelerine işlenir ve buradaki birçok diğer sinir hücresi ile gerekli sinir bağlantılarının kurulması şekli ile depolanır. Günlük olağan işlevleri yerine getirebilmemiz, öğrenilen her yeni bilgiyi etkin bir şekilde kullanabilmemiz ve olaylar arasında bağlantı kurarak yorum yapabilmemiz, bu depolanmış veriler ve oluşturulmuş sinir hücresi bağlantıları sayesinde gerçekleşir. Normal yaşlanma süreci içerisinde, beyin hücrelerimiz de yaşlanır ve zamanla hücre ölümleri gerçekleşir. Herhangi bir darbe veya hastalık durumunda da beyin hücrelerimizin önemli bir bölümünü kaybedebiliriz. İşte bu gibi durumlarda, önemli kabul edilen bilgilerin yeni sinir hücrelerine aktarılması ve yeni sinir bağlantılarının kurulması gerekir. Bu işlem sırasında da beyin, kullanılmayan ve bir nevi "yedek" görevinde olan sinir hücrelerini kullanır. Yine benzer şekilde, her yeni "öğrenme" durumunda da yeni sinir hücreleri kullanılır ve gerekli bağlantılar oluşturulur. Sinir sisteminin dinlenme durumunda olduğu uyku süreci, bu aktarımların yapıldığı ve bağlantıların kurulduğu en önemli aşamadır. Bu nedenle, düzenli uyku alışkanlığı, sinir sisteminin en verimli şekilde çalışması üzerinde oldukça etkilidir.
     Kısacası, eğer beynimizin büyük bir yüzdesini (veya %100'ünü) kullanıyor olsaydık belki bu evrendeki en zeki canlılar olabilirdik. Ancak hiç şüphesiz, en kısa verimli yaşam süresine sahip canlılardan birisi de bizler olurduk.
Yiğit ULUS





Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsminiz:
E-mail adresiniz:
Mesajın: