e-edebiyat.tr.gg
e-edebiyat@hotmail.com

Deneme

BU SAYFADA SİZLERDEN GELEN DENEME TÜRÜ ÖRNEKLERİ YAYIMLANACAKTIR. 
e-edebiyat@hotmail.com adresinden denemeni gönder

 

KAN UYKUSU
 
En sevdiğim kokudur kan kokusu...Kan insan kokar,intikam kokar baştan başa.Rezilce yaşayışların dışa vurumudur kan.Kabına sığmayan anarşist bir ruhun taşmasıdır damarlardan.Kan,savaşı hatırlatır,sessize aldığımız vicdanımızı anımsatır bize. Çoğu kez ölümün kapıda olduğunu fısıldar sağır kulaklara.Topların,tüfeklerin konuştuğu yerlerin çaresizliğini haykırır akarken.
Kan, sızlayan kalplerin gözyaşıdır yürekten sızan.Kimi zaman damla damla kimi zaman coşkun...Yaşamaktan vazgeçişin en aşağılık şeklidir;En kirlisidir ölümlerin.Uykuların en uzununa kapamaktır gözlerini.Soğuk mermilerin saplandığı bir omuzdan akmaktır sıcacık...
Belli bir tadı yoktur,acıya çalar.Tuz tadı verir gözyaşı karıştığı için...Gencecik bedenlerin kefene sarılışlarıyla bütünleşir anaların gözyaşları. Kan kalleştir...En hainidir pusuların.Kan insan kokar,şiddet kokar baştan başa.Parayı sevenlerin doyamadığıdır kan.Kurşunsuz,süper,Rh (+) petroldür dertleri.
O ki en kutsal, o ki en aşağılık adamına göre... Kırmızılara bulanmaktır rütbe gözetmeksizin.Kim vurduya gitmektir bazen.Silahların gölgesinde masum bir çocuk yüzü olmaktır savaşın tam ortasında;Can teslim etmektir savaş neditr bilmeden. Yeşil sermayeden ibarettir hayat,namlunun ucunda sonlanacak kadar basittir yaşamak. Rezilce yaşayışların dışa vurumudur kan.Çoğu kez ölümün kapıda olduğunu fısıldar sağır kulaklara... Topların,tüfeklerin konuştuğu yerlerin çaresizliğini haykırır akarken.
 
                                                              B. Okumuş
 
Maskeler ve Dostluk

Gerçek kimliğini bulamamış kişiler karmaşık, ne istediğini tam anlamıyla bilmeyen ,kendini ifade etme korkusuyla dolu bir bedende sıkışıp kalırlar .Böyle bir kişinin; toplum içinde sevilmeme, dışlanma ,anlaşılamama korkusu sarar ruhunu.Bu hep olduğundan farklı görünmeye ,kendini kabul ettirmeye ,kendi görüşüyle insanlara bir şeyleri kanıtlamaya iter.Oysaki bu anlamsız ve saçma uğraş sadece küçüklüktür.İnsanların zaaflarını saklamaya çalışmaları onları daha da su yüzüne çıkarır.Belki bu karışıklıktır; insanların zaaflarına değil yeteneklerine yönelen bir toplum olunsa ,kimse olduğundan farklı görünmeye çalışmazdı.Ama en iyi liderler zaaflarını sergileyenlerdir , gerçek insanlardır ve halkta onları bu yüzden sever. Yeryüzündeki her insanın aynı veya üstün olması beklenemez .Kusurlı oluşumuz hayatımıza anlam katar.Bunları maskelere bürünerek saklamaktansa , yüreğini açabilmek , gerçek özümü herkese göstermek seni daha yüceltir..Kimi dostluklarda böyledir . Kendin hini görünmekten çoğu zaman kaçınır farklı birini göstermeye çalışırsın kendini.Bu içten olmayan ilişki birçok şeyi de beraberinde getirir.Çıkar ilişkisine dönüşür iki insan arasındaki bu bağ.Buna dostlukta denmez ya, ortalıkta sahte yüzlerin dolaştığı bir toplum...
                                                                                                                                           M.KAYHAN
 

 
AŞKA DAİR
 
        Aşk kimi zaman mutluluk, kimi zaman acıya mahkum olmaktır. Kimi zaman kalp sancısı kimi zaman yürek hoplamasıdır.
        Ümit gemisinin yola çıkışıdır aşk. O iki çift gözün birbirine kördüğüm olmasıyla başlar bu yolculuk. Sonra gelsin amansız işkenceler, hoyrat kabuslar, gözyaşı dolu geceler... Eğer ki, taraflardan biri açarsa kalbini, bırakırsa denize tutkularını; işte o zaman “Hoş geldin!” denir , yepyeni, tertemiz ve masum bir dünyaya. Artık her şey mükemmeliyetin en zirvesindedir. Önceden olmasa da olur denilen, çok da önemli olmayan kelebekler bile coşkuyla uçar, rüzgarlar tutturduğu aşk türkülerini fısıldar, güneş bir başka parlar artık. Çünkü aşık olmuştur insan, hayat onun için yeniden filizlenmiştir.
        Aşk çok güzel, çok başkadır aslında. O olağanüstü büyüsüne kapılır gideriz. Bazen yalanlar bile çok tatlı gelir. Güzel bir rüya misali uyanmak istemeyiz. Çünkü her zaman gerçekler acıtır insanı. Ya da peri masalında sanırız kendimizi, her zaman her şey mükemmel olmalıdır. Sevgi yumağı, aşk pıtırcığı oluveririz.
        Hayallerimizin ötesinde duygular, heyecanlar yaşarız, birçok risk alırız. Kimimiz için tüm bunlara değer. Fakat kimimiz içinse ayrılık çanları çalana kadar güzeldir aşk ve sonra yerini pişmanlık alır. Ama yine de ne mutlu aşkın tadını alabilene...
 
                                                                                                                                               Hande UZ

 
DOSTLUK DENİLİNCE...
 
     Dünyanın neresine giderseniz gidin, kime sorarsanız sorun, herkes ‘dostluk’ için aynı tanımı yapar. Ona ihtiyacınız olduğu her an yanınızda olan, düşünmeden güvenebildiğiniz, size karşılıksız sevgi, saygı ve bağlılık gösteren dünya tatlısı kişilerdir.
 
     Mevlana’nın eşsiz sözlerinde işlediği ‘dostluk’ kavramı; sanırım bu olgu için yapılan en iyi tanımdır.
 
‘‘Sevilecek biri olmadığın zamanlarda bile Seni Sevmeli...

Sarılacak biri olmadığın zamanlarda bile Sana Sarılmalı...

Dayanılmaz olduğun zamanlarda bile Sana Dayanmalı...

Dost dediğin; fanatik olmalı;

Bütün dünya seni üzdüğünde Sana moral vermeli.

Güzel haberler aldığında seninle dans etmeli,

Ve ağladığında, seninle ağlamalı...

Ama hepsinden daha çok;

Dost matematiksel olmalı;

Sevinci çarpmalı...

Üzüntüyü bölmeli...

Geçmişi çıkarmalı...

Yarını toplamalı...

Kalbinin derinliklerindeki ihtiyacı hesaplamalı...

Ve her zaman bütün parçalardan daha büyük olmalı...

İşi bitince seni bir tarafa atmamalı...’’
 

 
MEVLANA CELALEDDİN-İ RUMİ
 
     Benim bu tanıma uyan birkaç dostum var aslında. Birbirimizin gözlerine baktığımızda ne düşündüğümüzü ve verdiğimiz kararları görebiliyoruz. Bu küçük bir şey belki ancak böyle anlarda ‘dostum’ dediğiniz kişinin size kardeşiniz kadar yakın olabildiğini görmeniz mümkün.
 
    Dostlukta aranan en büyük ölçüt dürüstlük ve güven olsa gerek. Tabi bir de zaman. Bir dostluğun kalıcı olabilmesi için belli bir zaman aşımına uğramış olması ve kişilerin birbirlerini tanımış olması gerekir. Ve bu kriterlere uyan ve sizi mutlu eden biri varsa emin olun ki gerçek bir dosta sahipsiniz.
 
     Montaigne, bir yazısında dostunu kastederek, “…ona iyilik etmeyi, onun bana iyilik etmesinden daha çok istemekle kalmam; kendine her edeceği iyiliğin bana da iyilik olmasını isterim. Bana en büyük iyiliği kendine iyilik ettiği zaman etmiş olur” diyor. Bu ise ancak paylaşmakla, paylaşmayı bilmekle olur. Dosta karşı açık olmakla, dürüst olmakla olur. Unutmamak gerekir ki “dostluğun kolları birbirimizi dünyanın bir ucundan bir ucuna kucaklayabilecek kadar uzundur.”
 
                                                                                                                                         B. ARI 11TM-A            
 
 


ÖLÜM VE KORKUSU
 
  Bir hastane odasında gözlerimizi açtığımız andan itibaren kimi zaman yorucu kimi zaman eğlenceli bir yolculuk başlar bizim için.
  Hayat adı verdiğimiz bu uzun yolculukta hiç beklemediğimiz bir anda hiç beklemediğimiz bir yerde çeşitli sürprizler karşılar bizi, sonu bazen mutlu bazen hüzünlü biten sürprizler. Aslında bizi bu uzun yolculuktan bıktıran sürprizlerin, yaşanılan acı deneyimlerin ayrı bir tadı, ayrı bir değeri vardır. Yaptığımız hatalarla büyürüz,  yaşadıklarımızdan dersler çıkararak güçleniriz. Bazen küçük bir umut, sıcak bir gülüş, kıymetli bir dost eli bile yaşanılan bütün olumsuzlukları silmek, geçmişe bir çizgi atmak için yeterlidir. Bazı zamanlar biran önce bitmesini istediğimiz bu yolculuğun aslında daha uzun yıllar sürmesini önümüze çıkacak yolların hiç bitmemesini dileriz. Çünkü her ne olursa olsun hayat yaşamaya değerdir.
  İşte tam bu noktada büyüdük, güçlendik, mücadele ettik derken insanoğlunun karşısında çaresiz kaldığı amansız bir sonu var; ölüm.
  Aslında ölüm ve korkusu yaşamımız boyunca daima en derinlerimizde taşıdığımız bir kaygıdır. Ölümün o soğuk nefesini hissedene kadar aklımıza bile gelmez. Belki de hiç aklımıza getirmek istemeyiz. Hayatımız boyunca yaşadığımız korkuların en büyüğü, en şiddetlisidir belki de ölüm ve korkusu. Yaşama isteği, yarım kalmış planlar, gelecek günlerin özlemi birden çevreler dört bir yanımızı. Bazılarımız bu korkuyu çok uzun yaşamadan ani bir şekilde tanışır ölümle. Belki yolda yürürken belki bir arabada işe giderken… Kim bilir belki de böylesi en iyisi aniden, habersizce, acı çekmeden…
   Kimi zaman kader diyerek kendimizi avutmaya çalıştığımız ölümler, hayatlarımızı derinden sarsmakta; evrenin her yerinde, her insan ölümlere tepkilidir. Kimi zaman sevdiklerimizi kaybetme korkusu, kimi zaman yarın doğacak güneşi görememe korkusu gün geçtikçe daha da ürkütür bizleri.
    Bizler fark etmesek de ölüm her an, her yerde, hayatın içinde ve bizimle birlikte. Yaşadığımız her günün kıymetini bilmek, sevdiklerimizin değerini anlamak için acele etmeliyiz, belki de yarın çok geç olacak.
                                                                                                                                         Pınar BAYKAL

ALDANMAK ÜZERİNE
  
   İnsan, yaşamının her anında birileri tarafından aldatılıyor ve birilerine aldanıyor. Her geçen gün beyaz(!) yalanlara beyaz(!) yalanlar ekliyor.
   Aldanmak ses veren üç telimizden birinin kopmasıdır ve en büyük yıkıntısıdır iç dünyamızın. Aldanmak en son fakat en kesin kabullendiğimiz acı, çok acı bir gerçektir. Aslında her şeye hazır olmamanın sonucudur aldanmak.
   O kadar can acıtır ki, ancak ne ilk sizin başınıza gelmiştir bu, ne de sonuncusu siz olacaksınız. Hatta hak etmeyenlerin de başına gelebilir.
   Sizi aldatmaya çalışan kişi sizin ona verdiğiniz değeri anlayacak durumda değildir ki işte o zaman aldatmaktan çıkar ve her şey aldanmak oluverir bir anda. Aldatılmak hiçbir şeyin sonu değildir. Aldanan değil, asıl aldatan zarar görecektir bu durumda.
   Aldanan er ya da geç aldandığını anlar; uyanır, ayağa kalkar, gereğini yapar. Peki ya aldatan?
   Üzülür insan mutlaka üzülür, yıpranır, taş değil ya bu kalp. Unutulmaya çalışılır her şey yavaş yavaş. Aldanan; belki de bunu bir tecrübe olarak görmeye başlar kendinde.
   Her şey geçer, yaralar sarılır. Güneş sizin için tekrar doğar. Yepyeni bir hayat o tecrübeden sonra yeniden başlar. Her şeye rağmen yaşamak güzel gelir belki bir gün size.
              
                                                                                                                                                Emel İNAL

 
YAŞAM VE ÖLÜM
 
 Hayat dediğimiz küçücük bir kelimenin içine sığdırdığımız o kadar çok şey var ki…Umutlarımız,anılarımız,sevinçlerimiz,hüzünlerimiz…
 Hergün bir günün arkasında kaldıkça hayatı keşfediyoruz. Hayat aslında sadece iki kelime değil mi?
 ‘’ Yaşam ve ölüm. ‘’
 Yaşam denince bir sonsuzluk geçer herkesin aklından. Hiç bitmeyecek uzun bir merdiven ve bu merdinin sonu gelmeyecek basamakları.Hep bu basamaklarda ilerlersin belki de yorulursun ama merakla devam edersin.Hayatı çekici kılanda bu değil midir?
 Yaşamı asla sonu gelmeyecek gibi düşünürüz.Bazen birçok şeyi böyle düşündüğümüz için erteleriz.Bugün olmazsa yarın,yarın olmazsa diğer gün.Dolu dolu geçmesi gereken günlerimizi boşa harcarız.Bir şeyin değerini kaybedince daha iyi anlarız ya! Kaybetmenin ne demek oldugunu bilmediğimiz için yaşamımızın değerinin farkında olmayız hiçbir zaman.Hani küçükken de çok istediğimiz oyuncağı aldıktan sonra güzel kullanmayız,kırıldıktan sonra da ağlarız ya. Hayatımız da böyle. Hayat bizimken onu en iyi şekilde kullanmazsak sonuna geldiğimizde oturur ağlarız ancak küçük çocuklar gibi.Geriye dönüp baktığımızda keşkelerle dolu bir hayatı yaşadığımızı fark ederiz.’’Keşke şunu yapmasaydım…’’,’’Keşke öyle demeseydim...’’,’’Keşke şuraya gitseydim…’’
 Peki ya ölüm?..Hayatın durduğu o an,sonsuzluğa inananların sonu,herkesin duyduğunda tüylerini diken diken eden acı gerçek,ummadığın bir anda hiç bitmeyecek sandığın bir zamanı ebediyen durdurmak…
 Olur ya bazen çok erken çalar insanın kalbindeki kapıyı.O an başlar isyanlar.Aklından geçen ‘’Neden ben?’’,’’Neden başkası değilde benim sevdiğim insan?’’ olur.Ama yaşamın boyunca sevdiğin insanı bir daha görememek,onun varlığının verdiği huzuru hissedememek kadar acı veren bir şey olmadığı için bunları söylemek çokta tuhaf olmasa gerek.
 Victor Hugo’nun ‘’ Ölüm bu; ne hükümdar tanır,ne soytarı;herkesi aynı iştahla yutar.’’ sözünden yola çıkıldığında da ölümün kim olursa olsun ayrım yapmamakta ve adaleti tam olarak sağlamada tek olduğunuda söyleyebiliriz.Belki de bu özelliğide ölüme farklı açıdan bakmamızı da sağlar.
 İşte tüm bunların sonunda da anlıyoruz ki; yaşam demek uzun bir yol demek ve bu uzun yolda yürümek demek .Ama önemli olan da bu yolda yürürken keşkeleri az söyleyebilmek.Yolun sonuna geldiğimizde de kaçınılmaz tek sonuç olan ölümle yüzleşmek…
                                                                                                                   Sibel MERKiT
                                                                                                                     11/TM/A
 

 
AŞK
 
Aşk;ne tuhaftır değil mi? Aşk verdiği mutluluk kadar acı verir.Önce mide ağrıları,hızlı kalp atışları,güzel sözler, sürekli şarkı dinlemeler sadece onu düşünmeler herkesi onu anlatmak isteme arzusu yapar ve sonra gün geçtikçe manotonlaşır .Bu sefer ufak bir tartışma,kıskançlık,kısıtlamalar başlar ve bunun yanında acı veren gururlar gelir.Tam artık düzeldi derken bir tartışma daha başlar.Karın ağrıları yerine öfke,güzel sözler yerine sorgu sualler başlar.Her şey değişir de bir şey değişmez hala seviyorsundur.Her ne yaşarsan yaşa vazgeçmek zordur sevince.Bazen için dolar yeter artık dersin ama bir anlık öfke olur. Bazen de bitsin dersin ama yine olmaz .Hani derle ya senle de olmuyor sensiz de.işte öle ne onunla olur nede onsuz.Bir yandan tartışmalara, egolara katlanamazken, bir yandan özlersin onu.Onsuz olunca sanki dünya yıkılır başına.Ne yedin yemeyin tadını alabilirsin,ne de etrafında yaşadıklarını algılayabilirsin.Geri dönmek istersin ,gurur yapar dönemezsin ve askta insan bazen kendiside suçlu olsa, “hayır ben bir şey yapmadım suçlu olan o” diye düşünceye kapılır. Aşk birazda bazı şeyleri kabullenememektir .Ama aşk aşktır işte, acı yada tatlı yaşanır yaşandığı kadar var olur hissettirdiği kadar sevilir.
 
                                                                                                          SEHER İNCİ
                                                                                                            11TM-A  
 

SAVAŞIN DİĞER YÜZÜ
 
            Savaş, insana en acı veren olaylardan biridir muhakkak. Ölümler, yaralılar, feryatlar… Ama bir kısım var ki savaştan en çok etkilenen. Kim mi? Tabiki çocuklar.
            Hiçbir şeyden haberleri yok, masum ve suçsuzlar. Ama bence en büyük acıyı yaşayanlarda onlar. Arkadaşlarıyla dışarıda oynarken evlerine atılan bir füzenin ya da gözleri önünde annesinin, babasının öldürülmesinin nasıl bir duygu olduğunu sadece onlar bilebilir.
            Üstleri başları paramparça, ayaklarına giyecek ayakkabıları yok ama bence olsada onlar için bunların hiçbir önemi olmaz. Çünkü her an bir bomba üstlerine düşebilir ve belki de ayakkabısı olmayan ayaklarını da kaybedebilirler. İşte bu duygularla yaşamak kim bilir onlar için ne büyük bir korkudur.
            Tankların, uçakların bombalamalarıyla gidecek okulları da yok artık. Çatlamış ellerinde kuru ekmekler, en büyük nimetleri. Kış gelince soğuktan yaz gelince amansız sıcaktan kaçacak bir köşe arıyorlar. Bir sonraki mevsim hakkında hayaller kurduklarını da sanmıyorum.
             Oysa onların istedikleri karınlarını doyurmak, okullarına gitmek, ailesiyle mutlu bir yaşam sürmektir. Yalnızca bunlar. Çünkü onlar sadece bir çocuk. Geçmişi ve geleceği düşünemezler, sadece bu günü yaşarlar.
             Ama ben bütün bunlara rağmen umutluyum. Belki bu savaştan çıkan çocuklar yaşadıklarından ders alarak bu düzeni değiştirebilirler.
                                                  
                                                                                                                 Mehmet KOCAMAN
                                                                                                                        11-TM-A 
 

 
BENİM DÜNYAM
 
                        Gelecekte olacakları bilmek mi iyi yoksa bilmemek mi? Hangisinin iyi olduğuna karar veremedim ama bana göre en iyisi hayal etmek. Gelecekte neler olur bilinmez ama bana göre artık bir bilgiye ulaşmak çok kolay. Düşünsenize, bir bilgiye uğraşmak için artık bilgisayara ihtiyacımız olmayacak. Çünkü google artık beynimizde! İlk duyuşta biraz garip gelebilir ama hayal gücüm yüksek. Bir miktar parayla beynimize çip taktırıyoruz ve bu çip sayesinde şehirdeki lokantalar, hastaneler, eczaneler bir tıkla kafamızın içinde. Ayaklı navigasyon sizsiniz. Ayrıca dil öğrenmenin zorluğuda ortadan kalkar. Nasıl mı? İngilizcemi öğrenmek istersin? Bir miktar paraya yükle gitsin.
          Gelecekte sağlık açısından ölüm olgusu ortadan kalkabilir. Tıp her sorunu çözer. Ama tek gerçek "küresel ısınma".Şimdiden etkisini gösteren sorun bir kaç yıl sonra korkunç boyutlarda olacak. Buzullar eriyecek, sular yükselecek ve birçok ülke yok olacak. Kutup ayıcıklarına nolur peki diye üzülmeyin. Küresel ısınmanın önüne geçemeyen yetkililer nesli tükenmekte olan hayvanları çoktan klonlamışlardır bile. Artık köpek, balık, kedi beslemek zorunda da değilsin. Dinozorlardan bu yana bir sürü hayvan çeşidi dünyaya gelmiş. Bir kaç yüzyıla Japonlar kendi canlılarını üretmeye çoktan başlamıştır. Belkide evde aslan bile besleyebiliriz.
            Savaş olgusu ise apayrı bir boyutta. Yok askermiş, el bombasıymış. Kim uğraşacak? Yolla bir nükleer. Her şey bir kaç saniyede gelişir ve biter. Tabi tüm bu gelişmelerin yanı sıra bazı çirkinliklerde olabilir. Karpuz, çilek gibi meyveler artık yok. Meyve ihtiyacımızı eczaneden karşılıyoruz. Tropik aromalı aspirin hesabı. Gelelim en önemlisine. Artık Dünyanında bir komşusu var. Marslılar! Sıkıldım ya ben bu dünyada yaşamak istemiyorum, uzaklaşmalıyım diyorsan sana Venüs'te 5 yıldızlı bir tatil sunabiliriz hemde açık büfe.
Bunlar biraz uçuk kaçık biraz tutarlı. Ama bu benim dünyam... Kim bilir belki günün birinde bazıları gerçekleşebilir. Peki, iyimi olur? Orasına hep birlikte karar veririz
                                                                                                    
                                                                                                                      Ender HEYBELİ    

YALNIZLIK
 
        Her yerde yalnızlık var. Sabah penceremden süzülüp yüzüme vuran güneşin ardından gelir yalnızlık. Nefesini hissedersin bedeninde. Zihninde seni hep meşgul eder , oluşturduğun senaryoların içinde kaybolursun. Hem dost olur sana hem düşman. . .
        
         Gerektiğinden fazla sessiz olur , yalnızlığın sesini duyarsın ama görmezsin suretini! Ağladığında gözyaşlarını siler ama ağlamana neden olur bazen. Hem dost olur sana hem düşman. . .
         
          Güneş, yavaş yavaş çekilirken gökyüzünden bomboş geçen günü düşünür ve sevdiklerini daha da özlersin , kıymet bilmeyi öğretir sana yalnızlık. Unuttuğun anıları birer birer çıkarır karşına , görmek istemediklerini kenara atamazsın, iyi ya da kötü. . . 
        
           Zaman çok yavaş geçer , odanın duvarları yosun tutar usulca akan yalnızlıktan, sığınmak istersin karanlığa ama ortada bırakır seni! Boş sokaklara sığınırsın ama kaçamazsın, geceleri daha sert esen rüzgardan çok yalnızlık kalbinin buz tutmasına neden olur. Hızlı adımlarla giderken sana eşlik eder sokak lambaları, bulamasan da aramaktan başka çaren olmaz. Tek istediğin etrafında seni ısıtan gülen yüzlerin olması, ancak bu seni çıldırmaktan kurtarır yalnızlığı unutmana yardımcı olur. . .
 
         Onunla da olmaz onsuz da, içimizde hep bir parçamızda yalnızlık var. Yıpranmış düşüncelerimizin yenilenmesi için , her şeyden tüm dertlerden uzaklaşmak için ona ihtiyacımız var. Ama mahkum olmak yalnızlığı felaketin yapar. . .
 
          Kendini ıssızlığa alıştırırsın hayata sadece kenardan bakmakla yetinirsin, hayatındaki tüm renkler yok olur. Çok kişiden vazgeçersin , sevdiklerini yarı yolda bırakırsın. Seni öyle bir sarar ki damarlarında dolaşır. Yalnızlık paylaşılmaz! Paylaşılırsa yalnızlık olmaz…
 
                                                                                                                     Umut GÜVEN
                                                                                                                      11 TM-A
 

 

HAYATIN BEDELLERİ VE ÖDÜLLERİ                
 

Ne kadar kötü olay yaşasan da,başına en ama en kötüsü bile gelse,tüm olanlara gülebilmektir seni asıl büyüten,seni asıl olgunlaştıran ve hayata daha donanımlı yapan.Her kötü anımız aşı gibi değil midir aslında,her olay bir bağışıklık kazandırmaz mı ruhumuza?O saf,kanmaya ve aldanmaya hazır küçük çocuk nasıl hazırlanır yoksa hayatın ta kendisi olan koca diken tarlasına ?Kötü bir olay umutsuzluğuna neden olursa eğer hep şunu düşün;aslında her dikenin bir çiçeği yok mudur?Yani aslında her kötü hatıra bir ders değil midir hayatta yada sana kötü gelen aslında senin iyiliğin için olamaz mı?Herkes hayatının romanını yaşarken ve yazarken satırlara,arada kalemi kırılır,ucu biter ya odur işte,onlardır satırımızı tamamlamamızda bize güçlük çektiren.Hani herhangi bir sayfada karaladığın bir yer vardır ya, müsvette diye kullandığın kağıtlar işte onlar değil midir aslında bizi özel yapan,farklı kılan...Bir bebek misalidir insan hayatı, hayata karşı yaptıkları ve hayatın ona gösterdikleri.Bir bebek bile düşe kalka öğrenmiyor mu yürümeyi acısa da bir yeri.İşte tatlı acılar vardır ya odur buda.Hani soba hatıraları vardır birde,yanıpta kolumuzda bacağımızda kalan izler…Yoksa siz yanmadınız mı hiç hayatınızda!Her insanın bir umudu vardır, bir hayali ve bir ideali.Bir suçlu bile hapisten çıkmayı umutla bekler.İşte hayatın gerçekleridir bu.Umut, azim ve hırs yaşamda ayakta kalmamızı,ayaklarımızın yere sağlam basmasını sağlayan şeylerdir.Çocuk bile bisiklete binmeyi düşe kalka öğrenmez mi ya da yürümeyi?O çocuğun bunu öğrenmesi hırsındandır,azmindendir.Hayatta her türlü şey vardır iyisiyle,kötüsüyle.Bir söz vardır ya emeksiz yemek olmaz diye,çok doğrudur bence.Eğer bir yerlere gelmek istiyorsan onun için bir şeyler yapmak zorundasındır,bazı fedakarlıklarda bulunmalısındır,güçlüklere göğüs germelisindir..Asıl mutluluğu hak eden ve sonunda galip çıkmayı başaran umutsuzluğa kapılmayıp yoluna devam edenlerdir zaten.Hayat onlara er ya da geç mutluluğu sunacaktır.Çünkü onlar bu hayat için bazı bedeller ödemişlerdir ve  bu bedellerin ödülünü elbette alacaklardır.                                                                           
                                                                                                           Melis Asunakutlu

BİR VARMIŞ, BİR YOKMUŞ... 
 Masallara inanmak kötü müdür?Yada psikolojik bir hastalık belirtisi?Eğer öyleyse
 sanırım deliriyorum.
    Çocukluğumdan beri babaannemin anlattığı masallara inanırım ben.Amaa öyle yedi
kuleli saraylarda, harikalar diyarında, ormandaki kçük şekerleme evlerde değil.Bildiğimiz,
 bizim dünyamızda yaşanırdı benim masallarım.Aslında hepimiz birer masal kahramanı değil
 miyiz?Hayatlarımız da birer masal.Hayata gözlerimizi ilk açtığımızda bir varmış, bir yokmuş
 diye başlar masalımız, çabucak geçer zaman ve "bir yokmuş" oluruz birden.Üç başlı
ejdarhalarla savaşmamıza, yüzyıl uyuyup sonra gerçek aşkı bulmamıza yada kırmızı ayakkabı
larımızı birbirine vurduğumuzda başka diyarlara seyahat etmem,ze gerek yok.Özümüzde
taşıdığımız o küçük dünyada masal kahramanlarımız kendilerini gösterecekleri zmanı beklerler.
    Her zorluğa göğüs gerişimizde, haksızlara baş kaldırdığımızda küçük kara balık oluveririz.
Sonucu bı yolda ölmek de olsa her akıntıda daha da kuvvetleniriz, meraklanırız gökten
 düşecek üç elma için.
    Korkanları cesaretlendirip, onlardan bir ordu kurup kötüğe karşı galip geldiğimizde Dorothy
, korktuğumuzda, korkmuş olduğumuzu sandığımızda, korkak bir cesur olduğumuzda Çedo oluruz.
    Her bir kalp kırışımızda, birini ağlattığımızda tıpkı Karlar Kraliçesi gibi bir boşluk alır kalbimizin
 yerini.Elbette hayatımızda bizi şekerlemelerlee kandıran kötü cadılar da olacak.
    Hepimizin masalı "sonsuza dek mutlu yaşadılar" diye bitmeycek belki, belki masalımız anlatılma
yacak çocuklara.Daha annemizin beşiğinde tıngır mıngır sallayamadan, develer tellal olaman uykusu
gelecek masalımızı okuyanın.
    Gökten düşe elmalarlan biride tam kafamıza düşecek belki.Belki de masalımız tabanı delinmiş ayakka
bımızla yerde yüzükoyun yatarken bitecek.Masalımızın en mutlu cümlesinin karalayacaklar belki.
    Ama eğer ölümün soluğunu ensesinde hissetiğinde bile özgürlük diye bağırabiliyorsa, çok az zamanda
muhteşem inkilaplar yapabiliyorsa, yar!, aşk! diye şiirler yazıyorsa insanoğlu hala bir umut var mutlu
sonlar için ve kim bilir belki bir gün bir küp dolusu barış ve sevgi bulabiliriz gökkuşağının altında...


                                                                                     AYGEN İNCEL
                                                                                         11TM/C





Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsminiz:
E-mail adresiniz:
Mesajın: